18 Mart 2011 Cuma

Battle: Los Angeles (İnceleme)


(Not: Sadece ana hatlarından bahsedeceğim. Zaten ortada uzun uzadıya konuşulacak bir oyun yok:)) 


Battle: Los Angeles’ı oynamadan önce iki farklı sitede oyunla alakalı makaleler okudum. Oyunun bir beyaz perde uyarlaması olduğunu ve Steam üzerinden 10 dolara yani bir DLC fiyatına satıldığını düşününce beklentilerimi olabildiğince kıstım ve okuduğum eleştirilerin oyunun kalite/fiyat marjını düşünerek biraz abartılı olduğunu düşündüm. Skid row bugünler için var. Girdiğim sitelerde afiş afiş önüme çıkan ‘’10 dolarınızı boşuna çöpe atmayın’’ uyalarını görünce haliyle torrent'in yolunu tuttum ve normal zorluk seviyesinde hiç ölmeden yaklaşık 1 saatte bitirdiğim oyunun bende yarattığı izlenim şu oldu: Sanki ev ödevini unutup sırf öğretmenine mahçup olmamak için son dakikada, sınıfta bir şeyler karalayan öğrenci misali birileri Konami’nin kapısını çalıp ‘’Abi, bak 11’inde filmimiz vizyona giriyor. Fragman falan her şey hazır. Siz de babanızın hayrına bir oyun yapın da reklamımız olsun, işe yarar’’ demiş ve bu ricanın sonunda ortaya basit, son derece özensiz bir oyunumsu çıkmış!

Zombi ve vampir gibi doğa üstü karakterlerin yer aldığı absürd Amerikan dizilerini aratmayacak klişede bir senaryoya sahip Battle:Los Angeles, filmde olduğu gibi. Uzaylıklar tüm dünyayı işgal eder, son durakları Los Angeles olur. Burayı da alırlarsa dünyanın kontrolünü ele geçireceklerdir ve insanlığın devamı için birileri onlara karşı koymak zorundadır. Hani reklamın iyisi kötüsü olmaz derler ama şu klişe ötesi senaryoyu okuyup bir de üzerine bu oyunu oynadıktan sonra aklı başında biri bu filmi izlemeye gider mi, hiç zannetmiyorum.

Oyundan detaylar

Klasik FPS’lerde olduğu gibi 3-5 kişiyle hareket eden timin bir parçasıyız. Kontrol kulesinden sürekli bir takım emirler yağıyor, biz de yapay zeka yoksunu ekibimizin sayesinde bu görevleri neredeyse tek başımıza yerine getirmeye çalışıyoruz. Battle: LA’de herhangi bir yol haritası veya esnek bir görev mekanizması yok. Tek yapmanız gereken her köşe başında önünüze çıkan uzaylıları öldürüp yolunuza devam etmek. Aslında bahsini ettiğim bu uzaylı grup aşağıdaki zayıf, beyaz arkadaştan başkası değil. Yapımcılar ikinci bir uzaylı çeşiti yaratma zahmetine girmemiş. 1 saat boyunca sürekli bu zavallıya mermi kusuyoruz.




Ekibimiz geri zekalı dedik, gerçekten de öyle. Bizim müdahil olmadığımız çatışmalarda hiçbir varlık gösteremedikleri gibi 1-2 metre yanından geçen düşmanı alt etmekten de acizler. Hani tek başımıza ilerlesek daha iyi, en azından ayak bağı olmazlar.

Envanterimizde sniper, bomba ve rocket laucher dahil sadece 4 tip (ve aynı zamanda 4 adet) materyal var ama üzülmeyin. Uzaylıların üzerine iki şarjör mermi kusup heriflerin gösterdikleri anlamsız vücut tepkimelerini ve sıfır vuruş hissini düşünürsek bu çeşit yoksunluğu çok büyük problem sayılmaz. Oraya bir Ak-47, bir Famas eklesen ne fark eder? Ha uzaylıya ha duvara ateş etmişsin!

Oyun içi video’ların çizgi animasyon şeklinde tasarlanması hoşuma gitti de tüm cut-scene’lerin sabit çizimler üzerine slaytlar şeklinde yapılması çok komik olmuş. Örneğin; diyaloglar aşağıdaki gibi gerçekleşiyor. Kız ve erkek resmi sabit. Yukarılarına sadece birer konuşma balonu ekleniyor. Jest, mimik yada herhangi bir hareketlilik yok. ( Diyalog sorun değil de aksiyon sahnelerinin bu sistemle nasıl yansıtılmaya çalışıldığını artık siz düşünün)



Battle: LA’in kontrolleri son derece basit. (Zaten oyun bu kadar detay yoksunu iken kimse ağır tesisat taşırken daha yavaş koşma yada zoom’u açtıktan sonra adrenaline göre hedefi tutturma zorluğu beklemiyor). İlerleyiş esnasında da koşma, eğilme gibi standart meziyetlerimiz var. Uzun deparlar sonrası gösterdiğimiz yorulma reaksiyonu oyun boyunca sergilediğimiz tek insancıl eylemdir, bunu da hatırlatalım.



Grafikler, mekan tasarımları, silah çizimleri, gölgelendirmeler, kaplamalar çok özensiz. Patlama efektleri desen tek kelimeyle facia. Biraz telsiz konuşmaları biraz da vasat asker modellemeleriyle günü kurtarmaya çalışmışlar.

Sonuç

Vakit kaybı. Boşuna 10 dolarınızı çöpe atmayın. (Bknz ilk paragraf)


Mclaren

16 Mart 2011 Çarşamba

Schuster'in İstifası



Del Bosque, Aragones, Schuster... Hiçbiri kötü teknik adamlar değil ama hepsi marka antrenörün her zaman doğru antrenör olmadığını realize eden örnekler. Schuster Türkiye'ye geldiğinde hücum futbolu oynayan, sahada yaptıklarıyla keyif veren daha batılı bir Beşiktaş yaratacağını söylemişti, hatırlayın. Peki ne oldu? Projesini hayata geçiremeden 25. haftada defteri kapattı. Başarısızlığın faturasını da bize çıkardı: ''Burada 60'ların futbolu oynanıyor''.


Her teknik direktörün kendine has meziyetleri vardır ve bana göre bunların en önemlisi; maç içerisinde yapacağı hamlelerle oyuna etki edebilmesidir. Siz Schuster'in bu sezon saha kenarından yaptığı bir oyuncu değişikliğiyle yada bir taktiksel hamleyle Beşiktaş'a maç kazandırdığını hatırlıyor musunuz? Ya da Schuster'in ligdeki diğer 17 takımı iyi tanıdığını ve buna göre her maç öncesi rakiplerine özgü bir plan, bir formül geliştirebildiğini, bir B planı olduğunu iddia edebilir misiniz? Ben bugün Anadolu kulüplerini bir kenara bırakın, Kiev maçındaki Erhan-Ernst değişikliğinden sonra Schuster'in Beşiktaş'ı nasıl tanıdığından bile şüpheliyim.


Kulübedeki negatif vücut dili, taraftar ve oyuncularıyla her geçen gün kötüye giden ilişkileri, gidişatı düzeltmek için hiçbir çaba ve özveride bulunmaması, rotasyon yapacağım diye tamamen gözden çıkardığı Ferrari'yi damdan düşer gibi Fenerbahçe ve Kiev maçlarında sahaya sürüp, son zamanlarda sürekli 10 kişi tamamladıkları Fenerbahçe derbisine yedek stoper götürmemesi, 0-0 giden maçta Ernst'i son 30 saniye kala oyuna sokması gibi absürd tavırları da cabası. Mete Düren'in şu tablo karşısında ''Yeterki o bizi bırakmasın'' sözünü nasıl hayretle karşıladıysam, Beşiktaş yönetiminin yine o dönem Schuster'in bu tembelliği ve vurdum duymazlığına rağmen bu hocayla gelecek planları kurmasına da hiçbir anlam veremedim, veremiyorum.


Takım Tayfur Hoca'nın


Beşiktaş'ın sezonun geri kalan kısmında ortaya koyacağı performans ne olursa olsun bu Tayfur Havutçu'nun başarı yada başarısızlığı konusunda belirleyici olmayacak. Kazanılacak bir Türkiye kupası Havutçu'ya bir miktar kredi kazandırabilir ancak uzun vadede kendisinin bu kadar yıldızı, egoyu idare edebilecek biri olduğunu düşünmüyorum. Önümüzdeki yaz gelecek hocanın yerli yada yabancı olması önemli değil lakin şu saatten sonra lütfen Daum, Lucescu, Mustafa Denizli muhabbetlerini bırakalım. Mustafa Hoca'nın antrenörlüğünü konuşmak elbet benim haddim değil ama Denizli seneye bu takımın başına geçerse bu apaçık -dünya kulübü olma yolunda ilerliyoruz diyen- Beşiktaş yönetiminin vizyonsuzluğunu gösterir.

21 Şubat 2011 Pazartesi

Beşiktaş 2 - 4 Fenerbahçe



Büyük maçların yarattığı kredi ve derbi kazanmanın dayanılmaz hafifliği olası bir Fenerbahçe galibiyetinde her şeyi unutturacak, eleştirileri bir sonraki puan kaybına kadar törpüleyecek ve yarın sabah atılması muhtemel 'Benitez Beşiktaş’a geliyor' manşetlerinin önüne geçecekti ama olmadı. Üç gün önce Kiev maçında duran toptan 3 gol yiyen Beşiktaş ne gariptir; bu sefer 5. dakikada İsmail’in sırtı dönük top almaya çalışan Mehmet Topuz’a yaptığı gereksiz faul sonrası kazanılan serbest vuruşta Alex’in adrese teslim ortasını karşılayamadı ve Necip’in ters vuruşuyla 1-0 geriye düştü. Bu gol, bu sezon ligde 1-0 geriye düştüğü maçlar içerisinde yalnız Karabükspor deplasmanından 3 puan çıkaran Beşiktaş için tehlike çanlarının habercisiydi. Fenerbahçe gol sonrası psikolojisi dibe vuran rakibin fişini orada çekmek istedi ve Gökhan Gönül’ün sakatlığı sebebiyle ileri çıkamadığı maçta oyunu sol kanata yıkarak Dia’yla Ekrem’in üzerine yürüdü. Fiziği ve süratiyle baş döndüren Dia, Quaresma’nın geriye dönmediği ve tüm akınları Ekrem’in karşılamaya çalıştığı o koridoru kısa sürede otobana çevirdi. Büyük boşluklar, pozisyonlar boldu ve bunların birinde Alex’in enfes pasına hareketlenip boş pozisyonda direği nişanladı. Bu fırsatlardan biri gol olsa yada Dia’yı durdurmak için sürekli faule baş vurup 12. dakikada sarı kart gören Ekrem rahatlıkla kırmızı kart görebileceği sonraki faullerinden birinde ikinci sarıyla ihraç edilse oyun çok daha erken kopabilirdi. Ancak 1-0’lık skor kötü oyuna rağmen Beşiktaş’ı oyunda tuttu ve siyah-beyazlılar ilk yarının ikinci diliminde topu daha fazla ayağında tutarak, pas yapıp orta sahayı biraz daha ileri çıkararak rakip yarı sahada görünmeye, uzaktan şutlarla kaleyi yoklamaya başladı. Fenerbahçe önde olmanın getirdiği psikolojiyle geriye yaslandı, Beşiktaş’ın üzerine gelmesine izin verdi ve 44. dakikada bir kontra topta sağdan hareketlenen Ekrem kısa bir dribblingin ardından ceza sahasına girerken topu soluna çekip Andre Santos’u ekarte etti ve kendisinden beklenmeyecek kalitede bir vuruşla oyuna dengeyi getiren golü attı. 


İkinci yarı ve Ferrari'nin ikramı


Beşiktaş devre sonunda gelen golün gazıyla ikinci yarıya istekli başladı. 49. dakikada Simao’nun serbest vuruşu baraja çarpıp şans eseri boşta bekleyen Toraman’ın önüne düştü ve olay adam düzgün bir vuruşla Beşiktaş’ı öne geçirdi. 2-1’den sonra taraftar desteğini arkasına alan ve özgüveni tazelenen siyah-beyazlılar, ikinci golün şokunu yaşayan Fenerbahçe’nin direncini kırmak için bastırıyor ve ortaya bu sefer rollerin ve tarafların değiştiği, ilk yarıdakine benzer bir dejavu çıkıyordu. Beşiktaş maçı koparma fırsatını 61. dakikada Almeida ile yakaladı fakat Volkan’la karşı karşıya kalan Portekizli zayıf vuruşla topu üzerine nişanlayınca fırsat kaçtı ve 2 dakika sonra Ferrari’nin ceza sahası içerisinde Lugano’ya attığı dirsek, gördüğü kırmızı kart ve Çakır’ın verdiği penaltı kararıyla maçın çehresi tamamen değişti. 18 kişilik maç kadrosuna yedek stoper koymayan, Sivok’u kadro dışı bırakan Schuster genelde iki stoperin ortasına 3. bir stoper gibi konuşlandırdığı Aurelio’yu oyuna sokarak geriye önlem almaya çalıştı ancak Alex’in antrenmanda bile sokamayacağı rahatlıkta attığı kafa golünü ve 75’teki final solosunu kenardan izledi. Ferrari’nin kırmızısı Alex’i parlattı, maçın da dönüm noktası oldu.


Schuster – Ferrari


Schuster’in bana ısrarla forvet lazım diyerek aldırdığı Almeida’nın 5 lig maçında 0 (yazıyla sıfır) gol atması bir tarafa, forvetim yok diye ağlayan bir antrenörün böyle bir ortamda Bobo’yu 18 dışında bırakıp, Nobre’ye 3 dakika süre vermesi nasıl bir tezatlıktır, çözebilmiş değilim. Ersan sakatken ve Ferrari ayakta bile duramıyorken Sivok’u neden kadro dışı bıraktı, bunu da bir zahmet açıklamalı. Schuster’in en büyük destekçilerinden biriydim lakin Alman teknik adamın an itibarıyla mevcut krizi iyi yönetemediği, skandal açıklamalarla üzerine tuz biber ektiği ve şu saatten sonra bu takıma bir şeyler veremeyeceği açık.

Ferrari’nin yaptığı hareketin ise kabul edilir bir tarafı yok. Dirsek, kırmızı kart, penaltı, yarattığı demoralizasyon, devamında savunmada açtığı onarılması güç gedik, alt üst edilen bir düzen ve peş peşe gelen 2 gol… Bunun adı hata değildir, bir an sinirlerine hakim olamadı da değildir. Bunun adı sabotajdır. Mete Düren ceza vereceğiz dedi. Yönetim hiçbir şey yapamıyorsa bile en azından şu yaratmaya çalıştıkları Beşiktaşlılık duruşu (!) uğruna yarın tazminatını verip bu adamı evine göndermeli. 


Bobo


Benim için Beşiktaş'taki en özel oyuncudur Bobo. Bu camiada büyümüştür, burada Bobo olmuştur. Nefes aldığı sürece bu takımda her zaman görmek isteyeceğim bir futbolcudur ama sezon sonunda takımdan ayrılıp, kendisine hak edeceği değerin verileceği bir yere gitmesi şu saat itibarıyla en büyük dileğim. Almeida ve Nobre 11 başlarken, Bobo'yu kenardan seyrederken görmeyi artık sindiremiyorum. 

(Twitter'ına en büyük Beşiktaş yazmış. Gel de gönder bu adamı!)


Fenerbahçe krizden iyi çıktı


Ligin ilk yarısı bittiğinde Fenerbahçe Avrupa defterini çoktan kapatmış, Yeni Malatya mağlubiyetiyle Türkiye kupasına veda etmiş ve ligde lider Trabzonspor’un 9 puan gerisine düşmüştü. Aykut Kocaman’ın tahtının sallandığı o dönemden şimdi gelinen noktaya bakıldığında; Fenerbahçe’nin kriz yönetimi konusunda Beşiktaş’a örnek olacak bir duruş sergilediğini söylemek mümkün. Fenerbahçe, Bursa’nın kaybettiği haftayı karlı kapattı. Beşiktaşsa Ümraniye’ye yalancı baharı getirecek fırsatı tepti, yine başa döndü.



18 Şubat 2011 Cuma

Beşiktaş 1-4 Dinamo Kiev



Lige erken havlu atan Beşiktaş elindeki tek kredisini de Kiev’e uçmadan kaybetti. Başkanının deyimiyle geleceğin Beşiktaş’ını inşa eden yapı dün yine sallandı ve çatısına (Schuster) ilk darbe tribünlerce vuruldu. Takımın elinde sadece önümüzdeki yıl EP kapısını açacak Türkiye kupası var ve bu konuda da kepenkleri Aralık’ta indiren Galatasaray’la kader birliği içerisindeler.


Dün tabelada yazan skor saha içinde olanı özetlemese de futbolda hataların ve ayrıntıların belirleyiciliğine vurgu ediyordu. Dinamo Kiev dün çok iyi oynamadı, sürekli alarm veren savunmamıza karşı korktuğumuz kontra fırsatlarını bulamadı, oyunu belirli dilimler dışında domine edemedi. Fakat hem milli takım hem kulüpler bazında başımızı ağrıtan, duran toplara karşı kronikleşmiş savunma zaafımızı değerlendirip 3 gol buldu ve turu cebine koydu. İlk golde Shevchenko’nun Vukojevic’e indirdiği topta markajsız kalması, ikinci golde yine Sheva’nın elini kolunu sallaya sallaya ön direğe yaptığı koşuya hiçbir Beşiktaşlının eşlik etmemesi ve devamında yapılan kafa vuruşunu direk dibindeki İsmail’in diziyle çıkarma girişimi, üçüncü golde arka alana inen topta adam paylaşımı yapamayan Beşiktaş’ın 4 Kiev’liyi altı pas civarında yalnız bırakması affedilir şeyler değil. Bunu Toraman’ın yokluğuna mı bağlarsınız, uzun süre kenarda bekleyen Ferrari’nin formsuzluğuna mı yoksa geri 4’lüdeki 3 oyuncunun (A.gücü maçındaki) farklı isimlerden kurulu olmasına mı bilmiyorum ama sezon başından beri Beşiktaş’ın en çok eleştirilen bölgesinin savunma olması dünkü yaşananlar karşısında tesadüf değil. 48. dakikada Milevsky’nin sağdan getirip Yarmolenko’nun boş pozisyonda üstten dışarı vurduğu şutun Dinamo Kiev’in atılan goller dışında aklımda kalan tek önemli hücum girişimi olması, belki de layıkıyla alınacak bir 4-1’lik yenilgiden çok daha ağırdı.


Beşiktaş yediği talihsiz golün ardından devre bitmeden Bobo-Nobre-Quaresma işbirliğiyle 1-1’i yakaladı. Fakat beraberlik golünün oyuncular ve stad üzerinde yarattığı etki ucuz Avon parfümleri gibi sönük kaldı. İkinci yarıda Kiev ön alanda baskı yaparak Beşiktaş’ın geriden oyun kurmasını engelledi. Aurelio aldığı topları olumlu kullanamadı. Guti sürekli alan daraltan rakibe karşı orta alanda pasivize edildi. Anlam veremediğim Ernst-Erhan değişikliğinden sonra sağ kanatta oluşan Hilbert-Erhan kombinasyonunun özellikle Erhan’ın Hilbert’e attığı uzun ve isabetsiz pasların sonrasında ne kadar garip olabileceğini gördük. Orta alan ve sağ kanat tıkanınca tek opsiyonu topu solda Quaresma’yla buluşturmak olan Beşiktaş, Q7’ye gelen ikili sıkıştırmalar ve İsmail’in kariyerinin en kötü maçını çıkarması verileriyle birlikte o kanadını da kaybetti ve bir kısır döngü içerisine girdi. 3. gol yendiğinde maçın bitimine tam 34 dakika vardı. Ancak beraberliğin hatta tek farklı mağlubiyetin bile rövanş öncesi umut vaat edeceği bir ortamda Quaresma dışında hiç kimse oyunu çevirme yada en azından o soğuk havada minimum 90 lira bilet parası ödeyerek İnönü’ye gelmiş taraftarın desteğine karşılık verme ihtiyacı hissetmedi. Ayakta kalan son kale de (Q7) Kiev’e uçmadan inancını yitirmiş olacak ki; uzatmada gördüğü kırmızı kartla kendini -20 derecelik Kiev soğuğundan azad etti.


Lig yarışından erken kopan Beşiktaş'ın görüntüsünün bir anda Avrupa'da değişeceğini ummak ne kadar optimist bir düşünceydi bilmiyorum ama bırakın turu, tur inancı bile İnönü'de bırakmak Metalist faciasından  daha ağırdı. Takım artık tamamen Türkiye Kupasına kanalize olacak, ligde de olabildiğince puan alıp taraftarın gönlünü hoş edecek. Yıldızlarla dolu bu kadronun seneye CL'de oynayamayacak olması ne kadar üzücüyse, ligde azalan baskıyla birlikte Schuster'in artık bazı şeyleri daha net görebileceğini, uygulayabileceğini ummak da önümüzdeki seneye yapılan hazırlığın bir başlangıcı olacaktır.


Schuster

Avrupa Ligindeki başarının yarattığı krediyle ayakta duran Schuster artık o kozunu da kaybetti. Mete Düren ısrarla ‘sabır’ dedi ama yönetimin Alman teknik adama karşı tavrının eskisi kadar yumuşak olmayacağını hepimiz biliyoruz. Vizyonu, profili, oyunculuk kariyeri ne kadar büyük olursa olsun ben hala Schuster’in özellikle kenardan yaptığı hamlelerin oyuna çoğunlukla negatif etki ettiği gerçeğine de dayanarak ligi ve takımı yeterince tanımadığını ve bunda da özellikle kendisine yardımcı olabilecek Tayfur Havutçu’yu ötelemesine ve dışarıya/ farklı fikirlere kapalı olan yapısına bağlıyorum. Ayrıca Denizli döneminde azmiyle, savaşçılığıyla geriye düştüğü maçları çevirmesiyle ünlü Beşiktaş’ın Schuster döneminde o comeback ruhunu kaybetmesi de Alman teknik adamın takım üzerinde yeteri kazanma psikolojisi yaratamadığının bir göstergesi. Maç sonundaki ‘Rahatsızlık duyan stada gelmesin’ demecini ise kaybedilmiş bir maçın ardından sinir havliyle yapılmış talihsiz bir açıklama olarak görmek istiyorum.


Taraftar

4 Portekizli + Guti olmasa dün tribünler ‘Yeter Demirören yeter’ diye bağıracaktı. Başkan transferlerle sezon başında kendisine kredi yarattı, yetmedi kahraman oldu. Ve iki transferle gözü dönen, geçtiğimiz yıl ıslıkladıkları başkana imza törenlerinde alkış tutanlar dün Demirören’e isteyip de göster(e)medikleri tepkiyi mecburi yön değiştirmeyle Hakan’ın, Schuster’in üzerine kustu (Nihat’ın ıslıklanması, Holosko’ya edilen küfürler de unutulmuş değil). İster İnönü’yü yaratıcı pankartlarla doldur, ister futbolcu karşılamak için hava alanına akın et, ister 132 desibel ses çıkar, umrumda değil. Bu takıma kişileri sadece yaptıklarıyla ödüllendirecek yada yerecek bilinçli taraftarlar lazım ve maalesef iki transferle Demirören’i kahraman ilan ederek o gün sempatimi kaybeden Beşiktaş tribünleri bugün de Hakan’ı ıslıklayarak o bilince sahip olmadıklarını bir kez daha gösterdi.

15 Şubat 2011 Salı

İbrahim Üzülmez'in Vedası



İbrahim Üzülmez, Sergen Yalçın gibi saha içinde olan biteni anlatmaktan veya anlamaktan yoksun televizyon yorumcularının sıklıkla kullandığı ‘’hırslı, mücadeleci, isteyen-arzulayan’’ gibi yetenek ve teknik becerilerin arka plana itildiği niteliklerle beslenmiş ve bu sayede futbola duygusal yaklaşıp oyunu daha çok saha içinden bağımsız değerlendiren (Ülkemize gelip daha sahaya adımını atmadan hava alanında omuzlara alınan yabancılara gösterdiğimiz sevgi, Pascal Nouma’nın halen bir dünya yıldızı muamelesi görmesi) taraftarın sevgisini kazanmış bir isim. Kariyerinde çok özel maçlar çıkarmış olsa da yetenekleri, saha içinde yaptıkları 11 yıl aralıksız Beşiktaş forması giyebilmesi için ne kadar yeterlidir, tartışılır. Fakat Beşiktaş için her zaman özel bir figürdür Deli İbo. Yeri geldiğinde hasta hasta sahaya çıkışı, Q-7 ve Guti'nin iki günde bağırlara basıldığı ortamda hiçbir zaman bu ilgiyi görmese de çıkıp sahaya topunu oynaması, kaptanlığı, 11 yıllık Beşiktaş kariyeri vs... Sahip olduklarıyla bulunduğu noktaya nasıl geldiğinden bağımsız değerlendirilmesi gereken bir figür o. Başkan bugünkü basın toplantısında ‘’Ben bugün oğlumu kaybettim. Eşim haberi aldığında evde ağlıyordu’’ sözlerinde ne kadar samimiydi bilmiyorum ama ondan sezon sonunda güzel bir jübile beklerken sözleşmesinin feshedildiği haberini okul dönüşü telefonuma gelen bir mesajla öğrenmek bende tarifi namümkün bir hal yarattı.


Ankaragücü maçının devre arasında İbrahim Toraman’a atmış olduğu yumruktan dolayı takımla yolları ayrılan Üzülmez’e uygulanan müeyyide konusunda ne ‘ayrıcalık gerektirmeksizin kural, kuraldır’ diyebilecek kadar profesyonel ne de tamamen ‘Üzülmez’e ayrıcalık tanınmalıydı’ diyebilecek kadar duygusalım. İçinde bulunduğum konumdan bir sentez çıkarmam zor. ‘’Olay ikinci kez tezahür etti. Cezayı keselim, sonrakilere örnek olsun. Gücün kimde olduğunu anlasınlar’’ vari bir tutum sergilendiği açık, görebiliyorum. Komik olansa; Dünyanın takip ettiği Beşiktaş’ta bu olayların yaşanmasına izine veremezdik diyip bu olayın da Beşiktaşlılık duruşuna dayandırılması… Bunu söyleyen insanları sahaya PAF takımla çıkarız ya da kongrede seçilmezsem paramı yarın geri alırım muhabbetlerinden sonra hala bir duruş yaratma çabası içerisinde görmek gerçekten şaşırtıcı ama neyse o ayrı konu. Ben biraz bugünkü basın toplantısından bahsetmek istiyorum.


1. Başkanın basın toplantısında üzerine vurgu yapıp, olayın yaşandığı yeri (soyunma odası) feshin gerçekleşmesine kriter göstermesine bir anlam veremedim. Bir basın mensubu ‘’Bu iki oyuncu daha önce de kavga etmişti, ardından affedildiler. Üzülmez’in sözleşmesi fesih edilmeden önce yine bir af gündeme gelemez miydi? ’’ şeklinde bir soru yöneltti ve aldığı cevap şu oldu: ‘’İki oyuncu daha önce kampta kavga ettiler. Fakat şu anki olay devre arasında, soyunma odasında yaşandı. Buna göz yumamazdık.’’ Hani merak ediyorum: Söz konusu davranışa uygulanacak prosedür ortadaysa ve netse olayın idman sahasında, soyunma odasında yada bahçe arkasında geçmesinin ne farkı var? Üstelik bir oyuncunun hırsını/duygularını en üst seviyede yaşadığı ve bunları kontrolü altına almakta zorlanabileceği en olağan yer soyunma odası değil midir? Bugün kulüp başkanlarının hakem odası bastığı, bazı yöneticilerin ‘’Hakem odası basılacaksa en iyi biz basarız’’ demekten çekinmediği bir ülkede yaşıyoruz. Yöneticiler tepkilerini kaybedilen bir maçın ardından sıcağı sıcağına böylesine rahat, zehir zemberek biçimde dillendirebiliyorken bir oyuncunun saha içindeki bir küfrü üzerine alıp buna anında, soyunma odasında tepki göstermesi çok mu anormal?


2. Başkan ‘’Bir futbolcuyla bir kulüp başkanı birlikte basın toplantısı yapıyor. Bu Türk futbol tarihinde bir ilk’’ dese de oraya Üzülmez’in beyanatını törpülemek için gittiği her halinden belliydi. İbrahim’e sorulan her soruda araya girdi, çoğunda Üzülmez’e söz hakkı bile vermedi. Kaptanın ‘’Bugüne kadar birçok teknik direktörle, birçok oyuncuyla çalıştım. Hiçbiriyle bir sorun yaşamadım. Sadece bu kişiyle (Toraman) sıkıntı yaşadım. Bunu araştırılması lazım’’ sözünün devamından daha çok malzeme çıkardı ama Demirören sayesinde basın mensupları sordukları hiçbir soruya istedikleri yanıtları alamadı.


3. Demirören’in finaldeki ‘’İbrahim’e kapımız her zaman açık. Alt yapıda veya herhangi bir alanda onu aramızda görmekten mutluluk duyarız. İsterse sene sonunda jübilesini de yaparız’’ ifadesini de pek gerçekçi bulmadım. Disiplin suçu işlediği gerekçesiyle sözleşmesi feshedilen bir oyuncuya (her kim olursa olsun) iki gün sonra ‘kapımız sana her zaman açık’ denmesi bana yeterince samimi gelmedi. 


Hem futbol hem de basketbolda kulüpleri için bayrak adam olmuş karakterlerin böylesine sık ortadan kaybolduğu başka bir dönem oldu mu, hatırlamıyorum. Bugün Ronaldo, Jerry Sloan. Yarın Van der Sar, Phil Jackson... Deli İbo'ya da yolun açık olsun demekten başka birşey gelmiyor elimizden. Bugün alınan karar  oyuncular üzerinde ''Üzülmez'e bile bunu yaptılarsa..'' şeklinde bir caydırıcılık yapar mı? Yönetim bu konuda vereceği sonraki kararlarda aynı kararlılık ve standardı gösterebilir mi? Ya da İsmail Köybaşı olmasaydı Deli İbo'nun fişi yine çekilebilir miydi? Bunlar da ayrı konu.

8 Şubat 2011 Salı

Call of Juarez Dönüyor



Call of Juarez hiçbir zaman kült yada baş altı oyun serileri arasına giremedi. Oyun yazarlarından/dergilerinden belki hak ettiği puanları alamadı. Fakat Techland yapımın içerdiği western temasını müthiş bir hikayeyle bezeyip önümüze iki ciltlik, leziz bir ürün koymayı başarmıştı. Billy'nin üvey amcası Ray tarafından kovalanmasıyla açılan perde ve devamında Juarez'in yakalanmasıyla açığa çıkan gerçeğe şahit olduktan sonra ilk oyunun öncesini anlatan devam oyunu Bound in Blood ile de güzel bir final yapmıştı oyun. Birbirine düşkün iki kardeş, haydutların elinden kurtarıp aynı anda aşık oldukları bir kadın, kadından bebek bekleyen kasabanın 1 numaralı eşkıyası Juarez ve nispeten daha sakin, dindar bir kimliğe sahip olan McCall kardeşlerin 3.sü ve en bahtsızı William. Hani senaryo, grafikler, oynanabilirlik ve diğer bilimum unsurlardan bağımsız olarak şu kadarını söyleyim: Sırf Ray McCall'un başından geçen olayların sonunda yaşadığı karakter değişimini görmek için bile oynanır bu oyun.


Habere gelirsek; Call of Juarez serisi üçüncü oyunuyla geri dönüyor. Oyunun adı Call of Juarez: The Cartel... Elimizde oyunun yine Techland tarafından geliştirileceği ve Los Angeles, Kaliforniya, Meksika ülke/eyaletlerinde geçeceği dışında somut bir bilgi yok ama şimdilik hem bu güzel haberi paylaşayım hem de bu vesileyle bir aylık aranın ardından bloga dönüş yapmış olayım dedim. Tabi bu devam haberi iki soruyu da beraberinde getiriyor. McCall kardeşlerin hikayesi sonlandıktan sonra üçüncü oyunda hangi karakterler ve hikayeler yer alacak? İkincisi de Red Dead Redemption çıtayı bu kadar yukarı çekmişken Techland, Call of Juarez'le beklentilerin ne kadarına cevap verebilecek?

6 Ocak 2011 Perşembe

Yaratıcı Manşetler








Mete Aktaş, Facebook'ta ''8 aylık NBA sezonunda 5 Türk oyuncusu ortalama 30 kez karşılaşsa da basınımız ısrarla, sıkılmadan hala 'Türk Gecesi' başlığını atıyor'' demiş. Ben de kendisine yukarıdaki iki görselle katkıda bulunayım. Ülkemizin iki güzide spor sitesinden...

Bir diğeri için: tık 

30 Aralık 2010 Perşembe

Almeida & Fon & Demirören



Yıldırım Demirören’in Salı akşamı konuk olduğu yüzde 100 futbol programını izlerken Almeida ve fon olayı dikkatimi çekti. Başkanı uzun süre dinledim, dinlerken kurguyu kafamda tarttım, analiz ettim fakat her halükarda Demirören’in canlı yayında ağzını kulaklarına vardıran bu ekonomik anlaşmanın daha çok fon yararına olduğu sonucuna vardım.


Şimdi şartlar şöyle;

-Söz konusu şirket 2 milyon euro’luk bonservis bedelini Beşiktaş’ın hesabına yatıracak ve para aynı hesap üzerinden Bremen kulübünün kasasına girecek.

-Parayı ödeyen taraf fon olsa dahi oyuncunun tüm kullanım hakları Beşiktaş’ta olacak. Yani fon sahiplerinin Beşiktaş kulübünün isteği dışında oyuncuyu satma, kiralama vb. işlemleri yapma hakkı yok.

-Beşiktaş oyuncuyu mevcut sözleşme süreci içerisinde 10 milyon euro ve üzeri bir bedelle satarsa bu paranın %55’i kulübe kalan %45’i fon sahiplerine aktarılacak.

-Beşiktaş, Almeida’yı 3,5 yıl içinde satamazsa 2 milyon euro bonservis + bu süreçten doğan faiz haddini fon sahibi şirkete ödemek durumunda.

-3,5 yıl içinde Beşiktaş’a 10 milyon euro’nun altında bir teklif gelir ve kulüp evet derse ne olacağı konusunda net bir fikrim yok fakat yukarıdaki maddelerden hareket edecek olursak; büyük ihtimalle bu durumda Beşiktaş’ın 2 milyon euro + ilgili süre içerisindeki faiz haddini fon şirketine ödeyip oyuncuyu satabilme opsiyonu var. ( Bu durumda fon sahiplerine yüzde 45’lik bir ödeme yapılması söz konusu değil tabi)


Anlaşma kime hayırlı?

-Burada anlaşmanın esas kar eden tarafı fon sahipleri. Çünkü şirketin cebinden ilk etapta bonservis için 2 milyon euro para çıkıyor fakat oyuncu satılsa da satılmasa da şirket bu parayı fazlasıyla geri alıyor. Örneğin; Almeida satılmazsa şirket, Beşiktaş kulübünden 3,5 yıl sonra oyuncunun bonservis + ilgili dönem faiz haddinden kaynaklanan parayı geri alacak. Bu durumda fon, Beşiktaş kulübüne 3,5 yıl için faizle borç para vermiş gibi olacak. Almeida anlaşma kapsamında belirtilen minimal satış rakamı olan 10 milyon euro’ya satılırsa buradan şirketin kasasına 4,5 milyon euro para girecek. Yani yine şirket kar edecek. 3,5 yıl içinde Beşiktaş kulübü Almeida'nın bonservisini fondan almak isterse de (şu an 2 milyon euro'ya alabilecekken) 3,5 milyon euro para ödeyecek.


-Beşiktaş için bu anlaşmadaki tek karlı opsiyon Almeida’nın 10 milyon euro veya üzeri bir rakama satılması olur. Bu durumda Beşiktaş minimum 5,5 milyon euro’yu (paranın % 55’lik dilimini) kasasına koyar ve fon sahiplerine ayrıca Almeida’nın bonservisi için ödenmiş olan 2 milyon euro’yu vermekten de kurtulur. Yani kasaya girecek olan 5,5 milyon euro net kardır. Takım hem kasasını doldurur hem de o süre içerisinde Almeida’dan bedavaya yararlanmış olur. Fakat 3,5 yıl içerisinde satamazlarsa bu durumda yukarıda belirttiğim gibi sadece fondan 3,5 yıl için kredi almış gibi olurlar ve şu an ellerinde hali hazırda verebilecekleri bir 2 milyon euro varken gereksiz yere faiz ödemiş olurlar. 10 milyon euronun altında olup, kulübün evet diyebileceği tekliflerde ise fonun kar katkısı alması söz konusu değil. Bu durumda Beşiktaş’ın edeceği kar tamamen gelecek rakamla alakalı.


Fon daha akıllı

Şirketi bu ekonomik iştirake yönelten önemli gerekçelerinden biri Almeida’nın henüz 26 yaşında olması. Portekiz milli takımında oynayan, hatrı sayılır bir pazar hacmi olan ve kariyerinde bir büyük sözleşme daha yapabilecek kudrete sahip bir oyuncu Almeida, burası doğru. Fakat işin en cazip tarafı; bonservis bedelinin 2 milyon euro gibi söz konusu oyuncuya göre çok düşük bir rakam olması. Şirketin içeriği, yapısı ve künyesi hakkında hiçbir şey bilmesek de burada önem arz eden iki unsur var; bonservis bedeli ve oyuncunun tekrar pazarlanabilirliği… Bir tarafta 2 milyon euro ve diğer tarafta Almeida’dan bahsediyorsak ve anlaşma en kötü şartlarda bile ekstradan size bir faiz kazancı getiriyorsa şu saatten sonra fonun olaya neden müdahil olduğunu sorgulamaya sanırım gerek yok. Demirören canlı yayında ‘’Bizden geçtiğimiz yaz Almeida için 6 milyon euro istediler’’ dedi. Misal Beşiktaş bu transferi o dönemde bu maliyet üzerinden gerçekleştirseydi fon kesinlikle bu rakam karşısında anlaşmanın bir tarafı olmayacaktı.


Beşiktaş oyuncuyu satarsa cebinden 5 kuruş çıkarmadan kasasına minimum 5,5 milyon euro koyacak. Fakat benim anlamadığım nokta şu: Demirören ‘’Biz parayı kendi cebimizden vermeye hazırdık, birden fon geldi, bizi buldu’’ dedi. Yani Beşiktaş’ın hali hazırda Bremen'e verebileceği bir 2 milyon eurosu vardı. Fakat söz konusu bedel bu kadar düşükken ve karşılığında Almeida gibi profilli, ileride ciddi rakamlara satılma ihtimali kuvvetli bir forvet alınmışken daha sonraki olası bir yüksek bedelli satışta (ki; burada 10 milyon euro ve üzeri rakamlardan bahsediyoruz) pastanın tamamını alma şansına karşın burada fonu kara ortak etmenin anlamı ne? Hani Almeida’nın yada alınacak herhangi bir futbolcunun bedeli 8-10 milyon euro gibi yüksek miktarlar olsa Beşiktaş kulübüne hak veririm ama söz konusu para yalnızca 2 milyon euro yani Nihat’ın yıllık alacağı kadar bile değil... Almeida’yı yarın 15 milyon euro’ya satsa 2 milyon euro’luk fon için karşı tarafa 7 milyon euro kar katkısı ödeyecek Beşiktaş. Satamazsa da boşuna faiz ödemiş olacak.


Sonuç olarak bonservis bedellerinin daha ekstrem seviyelerde olmadığı yada oyuncunun kendi ederinin altında bir maliyetle el değiştirdiği bu tip durumlarda bu tarz anlaşmaların pek kulüpler lehine olacağını düşünmüyorum. Fon şirketi her halükarda karlı. Beşiktaş’ın karı ise sadece oyuncuyu elden çıkarabilmesi durumunda mümkün olacak. Tabi onun da ( 2 milyon euro için) yüzde 45’ini feda ederek…

5 Aralık 2010 Pazar

Orlando & Virüs & Bogut & İddaa



Dwight Howard, JJ Reddick, Jameer Nelson ve Mikael Pietrus’u mide virüsüne kurban veren Orlando 7,5 kişilik rotasyonla oynadığı bu sabahki maçta rakibin Milwaukee olmasının da etkisiyle fena görünmedi. Ersan ve arkadaşları oyunun büyük bölümünü domine etti, farkı erken bulup bu avantajı 7-15 marjında tutmayı başardı fakat o öldürücü darbeyi bir türlü vuramayınca kapı aralık kaldı. Jason Williams’ın solo üçlükleriyle direnen ve son anlarda serbest atış çizgisinden 5/16 ile atan Bogut’a yaptıkları ‘’Hack a Bogut’’ taktiği ile son kozunu oynayan rakibe bir ufak davetiye gönderdiler. Neyse ki Orlando’nun o davete gitmeye pek niyeti yoktu!


Grup maçlarını lider bitirmeyi garantiledikten sonra gruptaki 6. maçı için prestij amaçlı Türkiye’ye gelmiş CL takımlarını andıran kadrosuyla Orlando’nun silahları sınırlanmıştı. J Nelson’ın yokluğunda komutayı Vince Carter devraldı. Sertlikten pek haz etmeyen ve oyununu genelde şut üzerine temellendiren Carter savunmada hemen hemen her pozisyonda yumuşak kalan Bucks’a karşı bu sefer doğru olanı yapıp sürekli içeri penetre etti, temas kovaladı. Üç sayı çizgisinin gerisinden 5’te 0 atmasına karşın potaya yürüdüğü pozisyonlardan çoğunlukla sayı/faul çıkarmasını bildi. Carter’ın en büyük destekçisi olması beklenen Rashard Lewis ise berbat şut performansıyla oynadığı maçın belirli bölümlerinde biraz da koçunun iteklemesiyle Corey Maggette’ye karşı fizik avantajını kullanıp bir-iki kez göstermelik post move oynamaya çalıştı fakat Maggette’ye yaptığı bir hücum faulün sonrasında o da sırtı dönük oynamaya alışık olmadığını görüp vazgeçti. Boyalı alanda Gortat yeteri tehditi yaratamayınca ve takımın iki oyun kurucusu toplam 3 asistte kalınca (top dönmeyince) 4 kısa + 1 uzun sisteminin çıkış noktası olan Lewis’in o alışıldık müthiş pas trafiğinin sonrasında dışarıdan bulduğu boş atışları Bucks karşısında bulması pek mümkün değildi. Takım olarak üç sayı denemelerinde sezon ortalamasına (23,6) yaklaşılsa da bunların sadece 6’sını sayıya çevirebildikleri gibi Jason Williams’ın 3/3’ü dahil birçoğu set üzerinden gelmedi.


Diğer tarafta ise Howard’ın yokluğu ve Gortat’ın uyurgezer modunda takılmasıyla hem oyunu hem de rakamlarıyla ışıldayan bir Bogut vardı. Sırtı dönük aldığı topları yüzdeli bitiren ve girmeyen her iki toptan birini de içeri tipleyen (8 hücum ribaundu aldı) Bogut takımın imdat düğmesine bastığı anlarda sahne aldı ve Gortat’a sayılarda 31-2, ribaundlarda 18-10’luk üstünlük kurdu. Yine Gortat’ın hücumda hemen hiç rol almaması Bogut’un üzerindeki savunma yükünü azalttı, çok rahat bir maç çıkarttı Avustralyalı. (Maçın kazanılmasındaki en büyük faktördü bana göre). Maça kötü başlayan John Salmons da tepeden gelen basit perdeleri kullanıp orta mesafeden adeta şut idmanı yaparak korna çaldığında 16’yı buldu (Bir ara FT çizgisi civarında peş peşe 2-3 şutuna hiç el gösterilmediğini hatırlıyorum.) SVG’nin rakibin hızını kesmek için bir hamle yapması bekleniyordu fakat alan savunması herkes için sürpriz oldu. Bucks’ın zone’a karşı iyi hücum ettiğini ve alan savunmasını cezalandıracak ciddi bir dış tehditleri olduğunu düşünmüyorum fakat özellikle savunma ribaundlarında bu kadar sıkıntı yaşanırken zone’a geçmenin ve kaldır-at modunda hücum eden Bucks’a bu sayede topu dolaştırma imkanı vermenin mantığını ben şahsen çözemedim. Brandon Jennings gecenin iyilerindendi, Ersan ise topa dokun(a)madığı her hücumda parkenin bir ucundan diğer ucuna koşturmaya devam etti. İçeride Bogut arka alanda da Salmons ve Jennings gibi iki ego varken Ersan nasıl sabırla kendini bu kadar hazır ve motive tutabiliyor, anlamıyorum. Şu takımdan ayrılması en büyük dileğim…


Orlando’nun eksiği, Milwaukee’nin basiretsizliği maçın tek cümlelik özeti... Orlando, Howard’ın oynamadığı, Gortat'ın da yokları oynadığı maçta ribaund almakta ve Bogut’u savunmakta sıkıntı yaşadı. Topu çevirmekte, organize olmakta zorlandı ve hücumda Carter'ın dalışları dışında kendilerine kullanılabilir bir opsiyon yaratamadı. Milwaukee ise rahat önde götürdüğü ve kontrolünde tuttuğu maçı kıracak hamleyi yapamayarak rakibini son ana kadar oyuna ortak etti ve o son anlarda Bogut’a yapılan taktik faullere rağmen (Bogut çizgide bir ara 10’da 2’ydi) yine Avustralyalının dominant oyunuyla maçı kazanmasını bildi.


Genelde futbol maçlarına verdiği kepaze oranlar yüzünden eleştirilen İddaa ise dört oyuncudaki virüs sebebiyle Milwaukee’nin favori konuma geldiği ve birçok bahis firmasının ev sahibi aleyhine -4,5 handikap açtığı bu maçta ev sahibinin handikapını -0,5’a düşürerek gönül rahatlığıyla Milwaukee’ye oynamamı sağladı. Teşekkür ederim kendilerine. 20’ye 145 aldık. Kısa gecenin güzel karı.

28 Kasım 2010 Pazar

İşçi Spoelstra



Profesyonel iş hayatında performans ve verimliliği etkileyen birçok faktör var. Hiyerarşik kademeleşmeden doğru görev dağılımına, işverenin tutumundan saha içi iletişime, yeterli güdülenmeden iş/ücret parametresine kadar uzun bir liste çıkarılabilir. Üniversitedeki ilk yıllarımda bir tekstil firmasında çalışırken benim işletmeyle ilgili orta-uzun vadeli fikirlerimi, hayallerimi çürüten ve şimdilerde her önünden geçtiğimde bana ‘direkten dönmüşüm’ mealinde yorumlar yaptıran birçok öge vardı misal bu bültenden. Evet, aldığım 268 liralık aylık maaş haftada 55 saat çalışan birine göre oldukça komikti. İçeride kadını yücelten erkeğin üzerine aşırı sorumluluk yükleyen iş tanımı kaynaklı bir bozuk organizasyon yapısı vardı. Yetki-sorumluluk birimleri birbiriyle örtüşmüyordu ve bir takım uygulamalar/ayrımlar personel arasındaki sosyal bağları zamanla zayıflatıyordu.


Mağazaya her sabah adımımı attığımda asık suratlı organizmalarla karşılaşan ben, birçok sorunu görmezden geldim. Hak ettiğimden azını kazansam da bu ülkedeki klasik genel-geçerlerden ‘buna da şükürü’ kendime prensip edindim. Aynı departmanda görev yaptığım patronumun bana tevazu göstermesine de gerek yoktu. Yirmi dakikalık yemek molasını iki saate çeviren mevkidaşlarımın açıklarını yine üstlerimin ‘Biz bir takımız. Birimizin açığını diğerimiz kapatacak’ eksenli gaza getirici (!) direktifleriyle kapatmaya alıştım, üstünü örttüm. Şartlar her açıdan boktandı, ciddi ciddi elim iki kez istifa mektubuna gitti, bekledim ve bir süre sonra total cironun düşüklüğünden olsa gerek merkez, havuz sisteminden prim düzenine geçme kararı aldı. Satış rakamlarında her ay başa güreşen benim için bundan daha iyi bir haber olamazdı.


Sonrası bilindik…Aylık maaşımı 3’e katlayınca yaşadığım mali refah bir süre tüm olumsuzlukları tolere etmeyi başardı. İki saat yemek paydosu yapan partnerlerimin tutumu, iki kazak fazladan satabilmek için izin günlerinde bile mağazaya gelebilecek kadar değişti. Cukka kabarınca mesai sonrası ‘dışarı çıkma günleri’ düzenlendi. Bozuk ilişkiler yerini sözde tatlı ama samimiyetsiz diyaloglara bıraktı. Paranın gücünü gösteren kesitlerden birer kupleydi bu seyrettiklerim.


Yeni düzene geçişten yaklaşık 7-8 ay sonra önemli bir gelişme yaşandı. Geride bıraktığımız global krizin yaşandığı süreçte mağaza müdürümüz esasında firmanın 2 numaralı adamı olan operasyon müdürü kardeşinden aldığı bir istihbarat doğrultusunda firmaya ait bulunduğumuz şehirdeki 5 mağazanın 2’sinde bazı personellerin görevine son verildiğini ve bu durumun bizim mağazamıza sıçrama durumunun olasılık dahilinde olduğunu söyledi. Buna göre 2 yönetici + 6 satış danışmanı bulunan personel kadromuzdan bir yahut iki satış danışmanının işini kaybetmesi söz konusuydu ve bu yönde alınacak bir karar takiben 20-25 gün içerisinde tarafımıza bildirilecekti.


Haberi aldıktan sonra mağazayı esir alan o kaotik ortamdan, milletin müdüre şirin görünme gayretlerinden yada ay sonu yaklaştıkça zirve yapan dedikodu kulislerinden bahsetmeye gerek var mı, bilmiyorum. Müdürün suratındaki ‘’Ulan ben şimdi kimi kovacağım?’’ ifadesi, bunun personel tarafında yarattığı gerginlik, performanstaki gözle görülür düşüş ve tabii ki satışlardaki çeyrek birimlik azalma elbet beklenen semptomlardı ama benim bu süreçte farkına vardığım en önemli ayrıntı şu oldu: Bizim iş yeri performansımızı, motivasyonumuzu etkileyen birincil unsur ne patron, ne partnerler ne yapılan mali iyileştirme ne de işimizi kaybetme korkusuydu. 'Daha çok içinde bulunduğumuz sürecin yaratmış olduğu belirsizlikti'. Prestij ve maddi tabanlı kaygılar bir yana ‘mevcut ortamda önümüzdeki düzlüğü sağlıklı biçimde görememekti.’ (Dipnot: Kovulma korkusu mutlaka performansı olumsuz etkiler, buradaki belirsizliğin çıkış noktalarından biri de budur. Fakat benim altını çizmek istediğim husus şu: Bana biri şu tarihte kesin işten ayrılacaksın deseydi motivasyonumu bir süre, belirli ölçülerde kaybedebilirdim ama sonucun (işten çıkmanın) netleştiği bu ortam aynı zamanda bana kendime yeni bir yol haritası çizme ve bu sayede kalan süreci bana rahat kafayla, daha verimli değerlendirme imkanı sunabilirdi).


İşçi Spoelstra

Chris Bosh ve LeBron James’in takıma katıldığı anda patlak veren üç süperstar bir arada geçinebilir mi sorularının orijininde aslında ‘’Spoelstra bu üçlüyü dizginleyebilecek kalibrede bir koç mu?’’ ön görüsü vardı ve Riley’nin ismi henüz o günlerde zikredilmeye başlamıştı. Şimdiyse Miami’nin 9-8’lik derecesi, gün geçtikçe artan medya baskısı ve geçmişteki Van Gundy vakasının oluşturduğu tandem Spoelstra’nın sallanan koltuğunu yıkmak üzere. Bahisler artık Riley gelecek mi üzerinden değil, ne zaman gelecek sorusu üzerinden yapılıyor ve bunun için biçilen en optimist süre 25 aralık yani christmas akşamı…


Dün akşamki Dallas deplasmanında takımın saha içindeki bıkkın görüntüsünden LeBron James’in vücut diline kadar birçok şey aslında problemin salt parke üzerindeki kötü basketbolla ilintili olmadığının göstergesi bana göre. Her time-out hareketinde Spoelstra’nın yüzündeki korku dolu endişeyi ve bir şeyler kanıtlayabilmek için ortaya koyduğu gayretin oyuncuların umursamaz tavırlarıyla parke üzerinde sonuçsuz kaldığını görünce o endişenin giderek katlandığını görmek için müneccim olmaya gerek yok. Zaten sezona yeterlilik tartışmaları ve Riley’nin gölgesinde istim üzerinde başlamıştı Filipinli ve şu görüntüden sonra bence o da kafasındaki coaching figürünü eritti, inancını yitirdi, sadece birilerinin yukarıdan sur’u üflemesini bekliyor.


Öte yandan oyuncuların da koçu pek salladıkları iddia edilemez. Onlar da Riley’nin geleceğini biliyorlar ve sanki değişim bir an evvel gerçekleşse de yeniden işimize dönsek, bir temiz sayfa açsak havasındalar. 8-0’lık Dallas serisinden sonra alınan molanın hemen dönüşünde LeBron James’in set met dinlemeden üç sayı çizgisinin gerisinden el üstü attığı şut bile Spoelstra’nın ne kadar iplendiğinin açık kanıtıdır. Filipinli neredeyse tüm molalarını üçüncü çeyrekte bitirdi ama Heat’te yaprak kımıldamadı. Wade ve James’in yüzünde ne bir tebessüm ne bir hırs ne bir sertlik ifadesi vardı. İkisi de duygularını aldırmış, sanki silah zoruyla oynuyormuş gibiydi. Kaybedilen maçlar bir yana iki süper yıldızın şu maçtaki haliyet-i ruhiyyesi bile Spoelstra’yı kapı dışarı etmek için yeterli bir sebep.


Riley gelecek

Farklı bir şey söylemeyeceğim. Spoelstra’nın üç yıldızı idare edebilmek için yeterli ağırlığa sahip olmadığını bunun altından ancak Riley gibi bir tecrübenin kalkabileceğini biliyoruz. Pat Riley hem dışarıya etik görünmek hem de Spoelstra’ya yeteri fırsatı verdiğine dair bir intiba yaratmak için süreci mümkün mertebe uzattı ama artık zamanı geldi. Zira bu belirsizlik ortamında bir insanın görevini sağlıklı biçimde icra etmesi, inancını koruması ve altındaki birliği yönetmesi ne kadar zorsa kısa vadeli çözümler uğruna alabileceği bir takım (spontane/acele) kararların ekibine daha fazla zarar verebilmesi de olasılık dahilinde. Tıpkı bizim mağazada olduğu gibi kişinin o artçı sarsıntıyı hissedebilmesi bile bunun için yeterli. Spo-Miami flörtü zihnen sona erdi ve Miami’nin rahata erebilmesi, daha fazla kaybetmemesi için artık bunun resmiyete dökülmesi gerekiyor ve mümkünse 25 aralıktan önce.