Avrupa/Dünya Basketbolu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Avrupa/Dünya Basketbolu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
13 Eylül 2010 Pazartesi
Türkiye 64 - 81 ABD (Gururluyuz)
Yıpratıcı bir Sırbistan maçından sadece 24 saat sonra Amerika gibi atlet bir takıma karşı oynamak kolay değil. Az önce Ntvspor’da maç sonu röportajları seyrettim. Birçok oyuncumuz gece 01:30’da yemekten kalktıklarını, sabahın erken saatlerine kadar uyuyamadıklarını söyledi. Amerika’nın zaferini gölgelemek gibi bir niyetim yok, yanlış anlaşılmasın ama yarı finalden sonraki bir günlük dinlenme, enerjisiyle var olan bir takım için belki çok şey ifade edebilirdi. FIBA umarım ileriki turnuvalarda, en azından yarı final maçlarından sonra takımlara bir soluklanma fırsatı tanır.
Maça gelirsek; milli takım ilk dakikalarda hücumda doğru tercihler kullanarak başladı oyuna. Dışarıdan panik atışları yapmadan sürekli içeri zorlayıp, dribling üzerinden potaya yürümeye çalıştık ve girdiğimiz pozisyonlarda son dokunuşları iyi yapamasak da Ömer, Hidayet ve Ersan’la bol bol serbest atış çizgisini ziyaret ettik. İlk 8 sayımızın 6’sı çizgiden geldi. Iguadala’ya karşı size avantajını elinde tutan Hido’nun ilk periyoddaki iki üçlüğü de o ilk düzlükte elimizi epey rahatlattı. Amerika ise buna en tehlikeli silahı Kevin Durant’le karşılık verdi. Potaya yüklenen rakip guard’ların penetre koridorunu kapatmak için içeriyi biraz kalabalık tutma tercihimiz ve bu sayede rakibin 3 sayı çizgisinin gerisinde yarattığı rahat pas trafiğinin sonunda -her seferinde Kevin Durant’i bulma becerisi savunma direncimizi olumsuz etkiledi. 7/13 üç sayı isabetiyle oynayan genç yıldız bize bayağı zorluk çıkardı.
Skorun 17-17’de eşitlendiği dakikadan sonra savunmada kemerleri sıkan Abd zaman geçtikçe baskıyı artırıp oyun kontrolünü eline aldı. Rakibin atletizmine karşı pota altındaki boy avantajını kullanmamız gerekiyordu ama topu bir türlü boyalı alana indiremedik. Artan top kayıpları ve rakibe verdiğimiz hücum ribaundları da (Westbrook tek başına 3 hücum ribaundu çekti) üzerine eklenince birleşik devletler bunu tabelaya yansıtmakta gecikmedi. Soyunma odasına 10 sayı geride gittik. Abd ilk yarıda Kevin Durant’in yanına ikinci bir skorer ekleyebilseydi farkı daha trajik boyutlara taşıyabilirdi.
İkinci yarıya taraftar desteğiyle yine umutlu başladık fakat Durant’in üç sayı çizgisinin gerisinden peş peşe soktuğu iki killer shot salonda soğuk bir duş etkisi yarattı. Ömer Onan’ın enerjisi, Ender Arslan’ın set üzerinden olmasa da bireysel çabasıyla dışarıdan ürettiği sayılar oyundan kopmamızı bir şekilde engelledi ama Durant’in üçlükleri ilerleyen dakikalarda farkın yeniden tek haneli sayılara inmemesi adına adeta bir tampon işlevi gördü. İkinci yarıda Semih ve Ömer Aşık’ı daha fazla kullanmaya çalıştık fakat iki uzunumuz da topu sürekli potadan çok uzakta alınca o beklediğimiz post move’lar üzerinden skor üretimi gerçekleşmedi. Ender-Ömer Onan-Semih üçlüsü bu çeyrekte uzun süre oyunda kaldı ve yaşadıkları fiziksel düşüş, hücum sonrası geri dönüşlerde ve adam paylaşımında yaşanan sıkıntıyı iyice körükledi.
Kevin Durant’in saha içinde aktif dinlenmeye geçtiği anlarda hücum yükünü Westbrook ve Odom sırtladı. Derrick Rose ve Russell Westbrook gibi şutu zayıf guard’ların atışlarını riske edip bu sayede bir ekstra adamla dışarıya (Durant’e) yardım getirmeye çalışsak da 5 grup maçında sadece 1 üçlük deneyen WBrook bugün çizginin gerisinden 2 ceza şutu soktu. Ersan’dan yine hiç katkı alamadık. Hidayet dışında çift haneli sayılara ikinci bir oyuncu çıkaramadık. Kullandığımız 27 serbest atışın 10'unda karavana attık. Savunmada da turnuvadaki 9. maçımızı oynuyor olmanın etkisiyle ayaklar gitmemeye başlayınca dün bizden 2.5 saat önce, görece daha basit bir Litvanya maçı oynayan Abd’yi devirmek haliyle mümkün olmadı.
Maçın koptuğu son 3-4 dakikalık dilimde taraftar ayağa kalkıp tüm oyuncuları bağrına bastı. Amerika da turnuva öncesi kafalarda soru işaretleri yaratan genç ve mütevazi kadrosuyla namağlup altına uzandı. Turnuvanın Mvp’si seçilen Durant’e hayranlığım bu şampiyonayla birlikte bir kat daha arttı. Hido en iyi 5’e seçildi, göğsümüzü kabarttı. Her şeyiyle müthiş bir turnuva oldu. 2 kez ciddi ciddi kaybetme noktasına geldiğimiz bu organizasyondan alnımızın akıyla çıkmayı başardık.
Bundan sonrası geldiğimiz noktayı koruma, bu tip alışkanlıkları yeni oyuncularla, yeni jenerasyonlarla sürdürme vakti. Tekrar tebrikler 12 dev adam. Tebrikler 12 dev yürek…
12 Eylül 2010 Pazar
Finaldeyiz!
Aynı rüyayı 2002’de A milli futbol takımıyla yaşamıştım. İlhan’ın Senegal’e attığı golün ardından maç için lise kantinini kapatan zıpkın fizikçimizin üstüne balıklama atladığımı hatırlıyorum mutluluktan. Üçüncülüğümüzü tescilletip Güney Koreli futbolcularla sahayı omuz omuza tavaf ederken de sanırım yarı ayık vaziyetteydim. Gazetelerin ‘’48 yıl aradan sonra katıldığımız dünya kupasında ikinci turdayız…’’ ile başlayıp tur atladıkça aynı dizeler üzerinden şekilenen sür manşetleri hala zihnime kazılı. Ve tabii tırnaklarımızı kemirerek izlediğimiz Kosta Rika – Brezilya maçı, İlhan’ın yarı final getiren altın vuruşu, Hakan Şükür’e kupa tarihinin en hızlı golcüsü unvanını getiren gol dahil unutulmayacak bir çok detay, anı... Tarkan'ın arar buluruz'u, M. Sandal'ın pazara kadar değil mezara kadar'ı eşliğinde yaşanmış tarihi bir serüven.
Bugün de işte böyle bir gün. Bundan belki 8 sene sonra Kerem’in turnikesini, Semih’in bloğunu, Murathanoğlu-Bayülken ekürisinin adrenalini bol sunumunu ve her maç bitimindeki Irmak Kazuk feat. 12 Dev Adam kliplerini hatırlayacağız kim bilir. Keyfini çıkarın hep beraber, ülkece keyfini çıkaralım. İçimden teknik, taktik anlamda bir şey yazmak gelmiyor inanın, bunu bir seferlik yaşadığım duygu patlamasının dışa vurumu olarak görün.
Yunanistan’ı yendiğimiz gün ‘’Liderlik için dev adım attık, Abd ile finale kadar eşleşme ihtimalimiz yok. Bu bizim madalya şansımızı yada alacağımız madalyanın rengini belirleyecek’’ demiştim. İşte o grup birinciliğinin meyvesini şimdi yiyoruz. Geçtiğimiz sene Polonya’da yenildiğimiz Rusya, Yunanistan, Fransa ve Slovenya’yı kendi sahamızda ezerek yenmek, arkasından bize sürekli ters gelen Sırpları turnuva dışında bırakmak müthiş bir keyif. Bugün belki maçı baştan sona geride götürdük ama Arjantin ve İspanya’yı son saniyelerde deviren, maç sonlarını oynama tecrübesi görece (kendilerince) bizden iyi olan Sırbistan’ı bitime 0.5 saniye kala Kerem’in turnikesiyle mağlup ettik. Direndik, birçok kırılma eşiğinden geçtik. Ne kadar istediğimizi, vazgeçmeyeceğimizi gösterdik. Bizden daha iyi maç sonu oynayan (!) Sırbistan için de manidar bir kapanış oldu.
Abd maçından önce takımda hafif bir ‘misyonumuzu tamamladık’ havası var. Bu rahatlık bu akşamki final maçında bizim için bir avantaj olabilir. Bunun yanında Amerika’ya karşı uygulayacağımız, rakibin de zaman zaman çözüm üretmekte zorlandığı alan savunması, kısaların penetre yollarını kapatıp onları biraz daha dış şuta zorlamamız durumunda bir panzehir olabilir. Yine hücum sonrası geri dönüşler, rakibe açık alanda hücum etme/fast break fırsatı vermeme ve ribaund'lar da belirleyici olacak diğer etmenler...
3-4 yıldır nihai hedef gösterilen 2010, kimsenin ummadığı bir başarıyla taçlandı. Beğendik, eleştirdik, herkes hakkını helal etsin. Ve teşekkürler…Yıllar sonra paylaşacağımız bir anıyı daha bizlere yaşattığınız için…
6 Eylül 2010 Pazartesi
Türkiye 95 - 77 Fransa
Hesap kitap peşindeki takımlar birer birer yolcu oluyor. Dün Yunanistan, bugün de koçlarının açıkça ‘’Türkiye’den kaçmaya çalıştık’’ dediği Fransızlar…
Turnuvaya 3’te 3’le başlamasına karşın D grubunu 4. sırada bitiren, İspanya’yı mağlup edip Yeni Zelanda’dan 12 sayı fark yiyebilen Fransa’nın bu dengesizliği maç öncesi bizim açımızdan ufak bir endişe yaratsa da o endişe tip-off’la birlikte yerini coşkuya, rahatlığa bıraktı. Maça adam adama savunmayla başladık. Tanjevic, Parker’ın yokluğunda takımın beyni işlevi gören Batum’u Ömer Onan’la eşleştirirken karşı taraftan da Hidayet’e karşı Diaw hamlesi geldi. Ersan’ın bir türlü ritm bulamadığı ilk perdeye peş peşe iki üçlük sığdıran Hido hafiften ‘geliyorum’ mesajı verirken Ali Traore ve Ian Mahimni’nin erken faul problemine girmesiyle uzunlarımız içeride daha rahat hareket alanı buldu ve boyalı alan üstünlüğü otomatikman tarafımıza geçti. Fransa’ya karşı geri koşmakta ve içeride sürekli hücum ribaundu kovalayan atlet uzunlarını kontrol etmekte bir sıkıntı yaşamadık. Fakat bire birde topa yeterince baskı uygulayamadığımız için bu durum rakibe birkaç basit pas organizasyonuyla dışarıdan boş şut imkanı bulma ve çember altına sarkan ikinci uzunla savunma dengemizi bozma şansı tanıyordu. Nitekim De Colo’nun el bile gösteremediğimiz alarm niteliğindeki boş üçlüğünün ardından doğru olanı yapıp bire bir’i bırakarak alan savunmasına geçtik ve bu hamleyle rüzgarın yönü tamamen tarafımıza döndü.
İki guard’ın ön alan baskısıyla başlayan ve Ömer Aşık’ın tek başına boyalı alanın ortasını kapatmasıyla şekillenen 2-1-2 alan savunmamız Rusya ve Yunanistan’dan sonra Fransa’yı da ritminin dışına çıkardı. Zone defansı cezalandıracak etkili bir şutörü olmayan Fransızlar, Boris Diaw’ı savunmamızın ortasına sokup onun dışarı dağıtacağı paslar sonrası kısalarla içeri penetre fırsatı aradıysa da takım halinde o kayma rotasyonunu yine başarıyla uyguladık ve istedikleri boşluğu vermedik. Oyun kurucu pozisyonunda oynayan De Colo, Bokolo ve Albicy üçlüsünden hiçbiri takımı kumanda edecek yeterliliğe sahip değildi ve bu sıkıntılı dakikalarda hep bir ‘beynin’ eksikliğini hissettiler. Alan savunmasına geçince ön alanda yaptığımız baskı bize ilk yarıda tam 7 top kazandırdı. Kaptığımız topların çoğunu fast break’le sonuçlandırdık. Ekrana bir ara fast break sayılarında 14-4 üstün olduğumuz verisi yansıyordu ki; Fransa gibi çabuk ve atlet bir takıma karşı elde edilen bu istatistiğin ne kadar önemli olduğunu sanırım söylemeye gerek yok.
İkinci yarının başında Hidayet’in üçlükleri sonrası 20’yi bulan farkla maç kopma noktasına geldi. Skorun yarattığı rehavetle hem hücum hem savunmada agresifliğimizi yitirmeye başladık. ‘70-75 atarız’ öngörüsünde bulunduğum maçı 95’le bitirmemize ve tabelanın bu kadar şişmesine vesile olan şey; kazananın üç aşağı beş yukarı belli olduğu son 10-12 dakikalık periyodun adeta gazozuna halı saha maçı havasında oynanması… Diaw ikinci yarıda resmen şut idmanı yaptı. Bizim taraftaysa resmen Sinan Güler resitali vardı. 8/10 saha içi isabetiyle 17 sayı attı Sinan, rakibin her geri dönüş hamlesine karşılık verdi. Grup maçlarında beklentilerin altında kalan Hido da 20 sayı, 4 ribaund, 3 asist koydu yanına. Bu sayede Ersan’ın kötü oynadığı bir günde 18 sayı farkla maç kazandık. Şimdi Kerem Tunçeri’den gelecek sağlık raporuna bakıyoruz. Umarım ciddi bir şeyi yoktur Kerem’in. Ona son 8’de çok ihtiyacımız olacak.
Sırbistan - Hırvatistan ve Yunanistan – İspanya açılışından sonra bugünkü devam maçları kalite olarak kimseyi tatmin etmedi ama biz yolumuza devam ediyoruz. Slovenya maçı kuşkusuz bundan çok daha farklı bir havada oynanacak. Oradaki senaryoları zaten bol bol konuşacağız. Şimdi son sekizin keyfini çıkarma zamanı…
1 Eylül 2010 Çarşamba
Türkiye 76 - 65 Yunanistan
Perşembe günkü final sınavımdan dolayı maçı bir gözümle işletme finansmanı kitabını diğer gözümle monitörü süzerek izledim, gözden kaçırdığım ayrıntılar mutlaka olmuştur. Psikolojisi, tansiyonu, atmosferi bir tarafa bu maç, kazanmamız durumunda bizi grup lideri yapıp finallere kadar Abd’yle eşleşme dışında tutacağı için bir anlamda turnuvadaki madalya şansımızı belirleyecekti. Bu açıdan daha anlamlı bir galibiyet oldu. 2009 Polonya’yı hatırlayacak olursak; orda da ikinci tur gruplarında namağlup liderken son maçta Slovenya’yı yenip ilerleyen turlarda Hırvatistan, Rusya ve Sırbistan’ın bulunduğu kulvardan finale rahat yürüyebilme şansımız vardı. Slovenya mağlubiyeti bizi grupta ikinci sıraya itince kendimizi Yunanistan, İspanya ve Fransa’lı daha sert kulvarda bulmuştuk ve çeyrek finalde komşuya kaybedip –Polonya’da final oynayan iki takımı da mağlup ettiğimiz şampiyonanın dışında kalmıştık. Bir yıl öncesinden ders çıkaran takımın şimdi bunun farkındalığıyla oynuyor olması oldukça önemli.
Maçtan önceki en büyük merakım; Rusya karşısında işe yarayan alan savunmasının Yunanistan’a karşı göstereceği reaksiyondu. Ersan’ın 26 sayılık performansı elbet her türlü övgüyü hak eder yalnız bu galibiyet yine bu turnuvayla yavaş yavaş takım karakteristiğine oturmaya başlayan zone defansın zaferi… İlk dakikalarda Spanoulis’i Ömer Onan’a kurban veren Yunanistan yine penetre sonrası paslarla topu potadan uzakta konuşlanan şutör uzunlarına çıkarıp dışarıdan/orta mesafeden sayı üretimine gitti. İlk molanın ardından Sofo’yu oyuna sokup bu sefer oyunun yönünü alçak posta çevirdiler ve 2.06’lık pivotun içeride yarattığı size avantajını kullandılar. Sofo onları içeride bir süre idare etti. Fakat milliler alan savunmasına geçince Yunanistan cephesinde artçı sarsıntılar belirmeye başladı. Ömer Aşık ve Semih topun boyalı alana artık nadir indiği anlarda Sofo’ya faul yapma pahasına potayı göstermedi. İçeri sızan kısalar Murat Murathanoğlu'nun yeri göğü inleten blok nidaları eşliğinde yine bu tandemin engeline takıldı. Yunanistan topu üç sayı çizgisi civarında çevirip şut veya penetre için boşluklar ararken zone’un gerektirdiği stence’leri takım halinde başarıyla uyguladık ve topu dışarıda eline alan her Yunanlıyı en az bir oyuncuyla karşılamayı bildik, boşluk vermedik. Bugün Yunanistan’ın 22 ikilik, 33 tane de üçlük kullanması tamamen topun alan savunması karşısında pota altına indirilememesi ve neticesinde hücumların dış şutlara bağımlı kalmasıyla ilintili. 33 üçlükte 10 isabetle maç kazanmak da ancak bu kadar mümkün.
Yunanistan’ın bize cevabı tam sahada baskı yapıp bizi top kaybına zorlamak şeklinde oldu. İkinci yarıda bir ara topu yarı sahaya Semih’le taşımak zorunda kalsak da bu baskı ciddi bir etki yaratmadı. Hücumda iç-dış dengesini müthiş oturttuk. Ersan dışarıdan 6’da 6 üç sayı isabetiyle oynadı, boyalı alanda da Semih ve Ömer’in total üretimi 22 sayıyı buldu. Hidayet’in 8 sayı, 6 ribaundunu ‘’Bu seferlik de böyle olsun’’ diyip geçiştirdik. Yalnız 12 şutta 2 isabet kesinlikle Hido’nun rakamları değil. İşler yolunda giderken olumsuz düşünmek istemiyorum fakat şu şartlarda yiyeceğimiz bir kaza kurşununda sehpaya oturacak ilk kişi sanırım Hidayet olur. Sinan Güler'in savunmaya kattığı enerjinin bir benzerini dün hücuma getiren, top bizdeyken dizginleri ele alıp takımı yönlendiren, hücumda temponun belirli bir seviyenin altına inmesini engelleyen Kerem Tunçeri de saygıyı fazlasıyla hak edenlerden…
Şimdi önümüzde Porto Riko ve Çin maçları var. Takım hazır kazanma havasına girmişken iki maçı da kazanıp bu gruptan namağlup lider çıkacağımızı düşünüyorum. Sonrasında önümüze gelen rakiplere göre madalya şansımızı daha rahat konuşabiliriz.
30 Ağustos 2010 Pazartesi
Türkiye 65-56 Rusya
Milli takımın genetiğine kodlanmış savunma iç güdüsü ve bunun taraftar desteğiyle birkaç kademe daha yukarı çekilmesi yine galibiyeti getiren anahtar oldu. İkinci çeyrekte üç sayı çizgisinin iki-üç metre dışarısında iki guardın baskısıyla başlayan ve 2-1-2 ve 2-3 şeklinde değişkenlik gösteren alan savunmamız karşısında Rusya şaşkına döndü. Zone’u alışılmışın dışında biraz daha önde başlatıp rakibi potadan uzak tuttuk ve sağlıklı biçimde pas trafiği yaratıp, oyun kurmalarını engelledik. Dışarıdan istikrarlı şut sokan bir üç sayı silahı olmayan ve kısalarla penetre tehdidi yaratamayan rakibimizin bu sıkıntısı ekmeğimize yağ sürerken, yaptığımız savunmayı da maç boyunca iyi gösterdi. İkinci çeyrekte yalnızca 7 sayı bulabildiler ve 17-7’lik bu periyod skoru ile soyunma odasına giderken oluşan 11 sayılık fark sonraki dakikaları daha rahat oynamamızı ve Rusya’nın olası geri dönüşüne karşı kredi kazanmamızı sağladı.
İlk yarıda göze çarpan en ciddi sıkıntı; hücumda topu yeterince dolaştıramadığımız için yaşadığımız organizasyon problemiydi. Ruslar içeri fazla gömülünce bu Türkiye hücumlarını biraz daha dış şutlara bağımlı hale getirdi. Ender Arslan’ın biri top tam elinde patlamak üzereyken 9-10 metreden gönderdiği üçlük dahil olmak üzere gösterdiği müthiş şut performansıyla o süreci tolere ettiysek de rakip istediği gibi tempoyu düşürüp oyunu sürekli soğutarak ritm bulmamızı engelledi. Biraz vites artırıp, hücuma çıkışlarda daha hızlı ve agresif olabilseydik bu şablon dahilinde maçı çok daha erken koparabilirdik.
İkinci yarının başındaki 6-0’lık Rusya meltemi çift haneli farkın rehavetine dair ufaktan bir uyarı çaktı ama Rusların bu parlayışı saman alevi gibi sönüverdi. David Blatt’ın alan savunmasına karşı topu sürekli Ömer Aşık’a indirip boyalı alanı daha efektif kullanmaya başladık. Ömer Aşık dün akşam sahanın en iyilerinden biri olmakla kalmayıp Semih’le birlikte rakip pota altında büyük bir enkaz yarattı. NBA’de kötü bir sezon geçiren ve geçen yazki Eurobasket 2009 performansıyla hayal kırıklığı yaratan Hido’nun üçüncü çeyreğin sonunda yarattığı patlama da kuşkusuz galibiyetten öte, dün gece turnuvanın geri kalan bölümü için elde edilmiş en değerli kazanımdı. Son bölümlerde sorumluluk alan, maçın kırılmasına vesile olan üçlüğü sokan ve maça kötü başlamasına rağmen oyuna ağırlığını koyduğu 10-12 dakikalık periyodun sonucunda 14-3-3 gibi kabul edilebilir istatistikler yakalayan Hido’nun buradan ayağa kalkmasını bekliyoruz. Yine dün akşamki zone savunmada rakibe müthiş baskı uygulayıp takıma farklı bir enerji getiren Sinan’ın asist, top çalma gibi -istatistiklerin bile hakkını veremediği katkılarının yanına eklediği 10 sayılık hücum performansının da bu adamı iyice tadından yenmez hale getirdiğini belirtmeliyim.
Holden, Kirilenko ve Khryapa’nın yokluğunda hücum alternatifleri asgariye inen Rusya’dan daha fazlası beklenemezdi. 8-9 kişilik rotasyonla mücadele ettikleri için kriz anlarında hem bir yıldızın hem de kenardan gelip katkı yapabilecek ekstra bir elin ihtiyacını hissettiler. Yine de Porto Riko’yu geçtikleri için grup 3.lüğü adına en büyük aday konumundalar. Biz ise 1 günlük aranın ardından liderlik için Yunanistan’la oynayacağız. Yunan ekibinde Schortsianitis ve Fotzis’in cezaları sona erdi ve bize karşı forma giyebilecekler. O maçtaki en büyük merakımsa; Tanjevic’in bu maçta alan savunmasında ne kadar ısrarcı olacağı… Zira Yunanistan şut tehdidi daha kuvvetli, bünyesinde Spanoulis gibi delici bir penetre gücünü barındıran bir ekip. Ayrıca Fotzis ve Bourousis gibi orta mesafe şutu olup bize ters gelebilecek uzunlara sahipler. Rusya’nın zaman zaman gardımızın düştüğü son çeyrekte bulduğu üçlükler yaptığımız zone defansın sürekliliği konusunda birer uyarı olarak dikkate alınmalı. Zira; gruplarda elde edilecek birincilik ve ikinciliğin final ağacında ne kadar önem arz ettiğini çok iyi biliyoruz.
21 Temmuz 2010 Çarşamba
FIBA Turnuva Trafiğini Azaltmalı
Amerika'nın olimpiyat takımından hiçbir oyuncusunun İstanbul'a gelmiyor oluşu diğer Nba yıldızlarıyla cüzi oranlarda tolere edilebilir. Fakat Ginobili, Gasol, Parker ve Nowitzki gibi ülkeleri için bayrak adam haline gelmiş figürlerin iştirakı benim için daha önemlidir keza onların ikamesi yoktur. Kayseri'de yaşadığım ve koyu bir Mavericks fanı olduğum için Almanya'nın Kayseri grubuna düşmesi bana tarifsiz bir heyecan yaşatmıştı. Buna karşın ''gelmeyenler'' furyasının kalabalıklığı, resimdeki adamın bu yaz takımıyla yeni kontrat imzalaması ve önümüzdeki sezona daha zinde girme istemi Nowitzki için de birer soru işareti taşıyordu. Acı haberi bugün aldım ve haberi almamla Kadir Has'a gitme nedenim ortadan kalktı. 82 maç artı play-off'ların yarattığı o yorucu ve bunaltıcı atmosferi yaşamış her Nba yıldızı gibi o da haklı olarak affını istedi. 21. yüzyılın en sönük basketbol organizasyonuna ev sahipliği yapacağımız konusunda artık kuşkumuz yok. Şampiyona daha başlamadan prestij kaybederken FIBA uluslar arası turnuvalardaki bu yoğun trafiği azaltıp 'gelemem' mazeretlerini minimize etme adına bir takım planlamalar yapıyordur diye umuyorum.
Eurobasket ve Americas Championship 2 yılda bir düzenleniyor. Olimpiyat ve dünya şampiyonalarının da 4 yılda bir yapıldığını düşünürsek basketbolda hemen hemen her yaz bir büyük organizasyon var. 8-9 aylık yorucu sezon döneminin ardından oyunculardan milli takım temposunu kaldırmalarını beklemek yerine aralardaki süreci uzatıp sayıca daha az ama daha kaliteli organizasyonlar izleme şansımız pekala mümkün. Misal; olimpiyat oyunları dururken ayrıca dünya şampiyonasına gerek var mı, bu tartışılabilir. Yine Avrupa şampiyonasının 2 yılda bir düzenleniyor olması turnuvanın değerini, saygınlığını önemli ölçüde azaltıyor. Burada futboldaki sisteme geçiş yapıp en azından kıtaya özgü organizasyonların 4 yılda bir gerçekleştirilmesi gerektiğini savunuyorum. Bu, hem turnuvanın itibarını artıracak hem de oyuncuları her yaz tatillerinden feragat etmek zorunda bırakmayacaktır.
2010 nihayetinde bize patladı. En azından sonrakileri kurtaralım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




