Süper Lig etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Süper Lig etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mart 2011 Çarşamba

Schuster'in İstifası



Del Bosque, Aragones, Schuster... Hiçbiri kötü teknik adamlar değil ama hepsi marka antrenörün her zaman doğru antrenör olmadığını realize eden örnekler. Schuster Türkiye'ye geldiğinde hücum futbolu oynayan, sahada yaptıklarıyla keyif veren daha batılı bir Beşiktaş yaratacağını söylemişti, hatırlayın. Peki ne oldu? Projesini hayata geçiremeden 25. haftada defteri kapattı. Başarısızlığın faturasını da bize çıkardı: ''Burada 60'ların futbolu oynanıyor''.


Her teknik direktörün kendine has meziyetleri vardır ve bana göre bunların en önemlisi; maç içerisinde yapacağı hamlelerle oyuna etki edebilmesidir. Siz Schuster'in bu sezon saha kenarından yaptığı bir oyuncu değişikliğiyle yada bir taktiksel hamleyle Beşiktaş'a maç kazandırdığını hatırlıyor musunuz? Ya da Schuster'in ligdeki diğer 17 takımı iyi tanıdığını ve buna göre her maç öncesi rakiplerine özgü bir plan, bir formül geliştirebildiğini, bir B planı olduğunu iddia edebilir misiniz? Ben bugün Anadolu kulüplerini bir kenara bırakın, Kiev maçındaki Erhan-Ernst değişikliğinden sonra Schuster'in Beşiktaş'ı nasıl tanıdığından bile şüpheliyim.


Kulübedeki negatif vücut dili, taraftar ve oyuncularıyla her geçen gün kötüye giden ilişkileri, gidişatı düzeltmek için hiçbir çaba ve özveride bulunmaması, rotasyon yapacağım diye tamamen gözden çıkardığı Ferrari'yi damdan düşer gibi Fenerbahçe ve Kiev maçlarında sahaya sürüp, son zamanlarda sürekli 10 kişi tamamladıkları Fenerbahçe derbisine yedek stoper götürmemesi, 0-0 giden maçta Ernst'i son 30 saniye kala oyuna sokması gibi absürd tavırları da cabası. Mete Düren'in şu tablo karşısında ''Yeterki o bizi bırakmasın'' sözünü nasıl hayretle karşıladıysam, Beşiktaş yönetiminin yine o dönem Schuster'in bu tembelliği ve vurdum duymazlığına rağmen bu hocayla gelecek planları kurmasına da hiçbir anlam veremedim, veremiyorum.


Takım Tayfur Hoca'nın


Beşiktaş'ın sezonun geri kalan kısmında ortaya koyacağı performans ne olursa olsun bu Tayfur Havutçu'nun başarı yada başarısızlığı konusunda belirleyici olmayacak. Kazanılacak bir Türkiye kupası Havutçu'ya bir miktar kredi kazandırabilir ancak uzun vadede kendisinin bu kadar yıldızı, egoyu idare edebilecek biri olduğunu düşünmüyorum. Önümüzdeki yaz gelecek hocanın yerli yada yabancı olması önemli değil lakin şu saatten sonra lütfen Daum, Lucescu, Mustafa Denizli muhabbetlerini bırakalım. Mustafa Hoca'nın antrenörlüğünü konuşmak elbet benim haddim değil ama Denizli seneye bu takımın başına geçerse bu apaçık -dünya kulübü olma yolunda ilerliyoruz diyen- Beşiktaş yönetiminin vizyonsuzluğunu gösterir.

21 Şubat 2011 Pazartesi

Beşiktaş 2 - 4 Fenerbahçe



Büyük maçların yarattığı kredi ve derbi kazanmanın dayanılmaz hafifliği olası bir Fenerbahçe galibiyetinde her şeyi unutturacak, eleştirileri bir sonraki puan kaybına kadar törpüleyecek ve yarın sabah atılması muhtemel 'Benitez Beşiktaş’a geliyor' manşetlerinin önüne geçecekti ama olmadı. Üç gün önce Kiev maçında duran toptan 3 gol yiyen Beşiktaş ne gariptir; bu sefer 5. dakikada İsmail’in sırtı dönük top almaya çalışan Mehmet Topuz’a yaptığı gereksiz faul sonrası kazanılan serbest vuruşta Alex’in adrese teslim ortasını karşılayamadı ve Necip’in ters vuruşuyla 1-0 geriye düştü. Bu gol, bu sezon ligde 1-0 geriye düştüğü maçlar içerisinde yalnız Karabükspor deplasmanından 3 puan çıkaran Beşiktaş için tehlike çanlarının habercisiydi. Fenerbahçe gol sonrası psikolojisi dibe vuran rakibin fişini orada çekmek istedi ve Gökhan Gönül’ün sakatlığı sebebiyle ileri çıkamadığı maçta oyunu sol kanata yıkarak Dia’yla Ekrem’in üzerine yürüdü. Fiziği ve süratiyle baş döndüren Dia, Quaresma’nın geriye dönmediği ve tüm akınları Ekrem’in karşılamaya çalıştığı o koridoru kısa sürede otobana çevirdi. Büyük boşluklar, pozisyonlar boldu ve bunların birinde Alex’in enfes pasına hareketlenip boş pozisyonda direği nişanladı. Bu fırsatlardan biri gol olsa yada Dia’yı durdurmak için sürekli faule baş vurup 12. dakikada sarı kart gören Ekrem rahatlıkla kırmızı kart görebileceği sonraki faullerinden birinde ikinci sarıyla ihraç edilse oyun çok daha erken kopabilirdi. Ancak 1-0’lık skor kötü oyuna rağmen Beşiktaş’ı oyunda tuttu ve siyah-beyazlılar ilk yarının ikinci diliminde topu daha fazla ayağında tutarak, pas yapıp orta sahayı biraz daha ileri çıkararak rakip yarı sahada görünmeye, uzaktan şutlarla kaleyi yoklamaya başladı. Fenerbahçe önde olmanın getirdiği psikolojiyle geriye yaslandı, Beşiktaş’ın üzerine gelmesine izin verdi ve 44. dakikada bir kontra topta sağdan hareketlenen Ekrem kısa bir dribblingin ardından ceza sahasına girerken topu soluna çekip Andre Santos’u ekarte etti ve kendisinden beklenmeyecek kalitede bir vuruşla oyuna dengeyi getiren golü attı. 


İkinci yarı ve Ferrari'nin ikramı


Beşiktaş devre sonunda gelen golün gazıyla ikinci yarıya istekli başladı. 49. dakikada Simao’nun serbest vuruşu baraja çarpıp şans eseri boşta bekleyen Toraman’ın önüne düştü ve olay adam düzgün bir vuruşla Beşiktaş’ı öne geçirdi. 2-1’den sonra taraftar desteğini arkasına alan ve özgüveni tazelenen siyah-beyazlılar, ikinci golün şokunu yaşayan Fenerbahçe’nin direncini kırmak için bastırıyor ve ortaya bu sefer rollerin ve tarafların değiştiği, ilk yarıdakine benzer bir dejavu çıkıyordu. Beşiktaş maçı koparma fırsatını 61. dakikada Almeida ile yakaladı fakat Volkan’la karşı karşıya kalan Portekizli zayıf vuruşla topu üzerine nişanlayınca fırsat kaçtı ve 2 dakika sonra Ferrari’nin ceza sahası içerisinde Lugano’ya attığı dirsek, gördüğü kırmızı kart ve Çakır’ın verdiği penaltı kararıyla maçın çehresi tamamen değişti. 18 kişilik maç kadrosuna yedek stoper koymayan, Sivok’u kadro dışı bırakan Schuster genelde iki stoperin ortasına 3. bir stoper gibi konuşlandırdığı Aurelio’yu oyuna sokarak geriye önlem almaya çalıştı ancak Alex’in antrenmanda bile sokamayacağı rahatlıkta attığı kafa golünü ve 75’teki final solosunu kenardan izledi. Ferrari’nin kırmızısı Alex’i parlattı, maçın da dönüm noktası oldu.


Schuster – Ferrari


Schuster’in bana ısrarla forvet lazım diyerek aldırdığı Almeida’nın 5 lig maçında 0 (yazıyla sıfır) gol atması bir tarafa, forvetim yok diye ağlayan bir antrenörün böyle bir ortamda Bobo’yu 18 dışında bırakıp, Nobre’ye 3 dakika süre vermesi nasıl bir tezatlıktır, çözebilmiş değilim. Ersan sakatken ve Ferrari ayakta bile duramıyorken Sivok’u neden kadro dışı bıraktı, bunu da bir zahmet açıklamalı. Schuster’in en büyük destekçilerinden biriydim lakin Alman teknik adamın an itibarıyla mevcut krizi iyi yönetemediği, skandal açıklamalarla üzerine tuz biber ektiği ve şu saatten sonra bu takıma bir şeyler veremeyeceği açık.

Ferrari’nin yaptığı hareketin ise kabul edilir bir tarafı yok. Dirsek, kırmızı kart, penaltı, yarattığı demoralizasyon, devamında savunmada açtığı onarılması güç gedik, alt üst edilen bir düzen ve peş peşe gelen 2 gol… Bunun adı hata değildir, bir an sinirlerine hakim olamadı da değildir. Bunun adı sabotajdır. Mete Düren ceza vereceğiz dedi. Yönetim hiçbir şey yapamıyorsa bile en azından şu yaratmaya çalıştıkları Beşiktaşlılık duruşu (!) uğruna yarın tazminatını verip bu adamı evine göndermeli. 


Bobo


Benim için Beşiktaş'taki en özel oyuncudur Bobo. Bu camiada büyümüştür, burada Bobo olmuştur. Nefes aldığı sürece bu takımda her zaman görmek isteyeceğim bir futbolcudur ama sezon sonunda takımdan ayrılıp, kendisine hak edeceği değerin verileceği bir yere gitmesi şu saat itibarıyla en büyük dileğim. Almeida ve Nobre 11 başlarken, Bobo'yu kenardan seyrederken görmeyi artık sindiremiyorum. 

(Twitter'ına en büyük Beşiktaş yazmış. Gel de gönder bu adamı!)


Fenerbahçe krizden iyi çıktı


Ligin ilk yarısı bittiğinde Fenerbahçe Avrupa defterini çoktan kapatmış, Yeni Malatya mağlubiyetiyle Türkiye kupasına veda etmiş ve ligde lider Trabzonspor’un 9 puan gerisine düşmüştü. Aykut Kocaman’ın tahtının sallandığı o dönemden şimdi gelinen noktaya bakıldığında; Fenerbahçe’nin kriz yönetimi konusunda Beşiktaş’a örnek olacak bir duruş sergilediğini söylemek mümkün. Fenerbahçe, Bursa’nın kaybettiği haftayı karlı kapattı. Beşiktaşsa Ümraniye’ye yalancı baharı getirecek fırsatı tepti, yine başa döndü.



15 Şubat 2011 Salı

İbrahim Üzülmez'in Vedası



İbrahim Üzülmez, Sergen Yalçın gibi saha içinde olan biteni anlatmaktan veya anlamaktan yoksun televizyon yorumcularının sıklıkla kullandığı ‘’hırslı, mücadeleci, isteyen-arzulayan’’ gibi yetenek ve teknik becerilerin arka plana itildiği niteliklerle beslenmiş ve bu sayede futbola duygusal yaklaşıp oyunu daha çok saha içinden bağımsız değerlendiren (Ülkemize gelip daha sahaya adımını atmadan hava alanında omuzlara alınan yabancılara gösterdiğimiz sevgi, Pascal Nouma’nın halen bir dünya yıldızı muamelesi görmesi) taraftarın sevgisini kazanmış bir isim. Kariyerinde çok özel maçlar çıkarmış olsa da yetenekleri, saha içinde yaptıkları 11 yıl aralıksız Beşiktaş forması giyebilmesi için ne kadar yeterlidir, tartışılır. Fakat Beşiktaş için her zaman özel bir figürdür Deli İbo. Yeri geldiğinde hasta hasta sahaya çıkışı, Q-7 ve Guti'nin iki günde bağırlara basıldığı ortamda hiçbir zaman bu ilgiyi görmese de çıkıp sahaya topunu oynaması, kaptanlığı, 11 yıllık Beşiktaş kariyeri vs... Sahip olduklarıyla bulunduğu noktaya nasıl geldiğinden bağımsız değerlendirilmesi gereken bir figür o. Başkan bugünkü basın toplantısında ‘’Ben bugün oğlumu kaybettim. Eşim haberi aldığında evde ağlıyordu’’ sözlerinde ne kadar samimiydi bilmiyorum ama ondan sezon sonunda güzel bir jübile beklerken sözleşmesinin feshedildiği haberini okul dönüşü telefonuma gelen bir mesajla öğrenmek bende tarifi namümkün bir hal yarattı.


Ankaragücü maçının devre arasında İbrahim Toraman’a atmış olduğu yumruktan dolayı takımla yolları ayrılan Üzülmez’e uygulanan müeyyide konusunda ne ‘ayrıcalık gerektirmeksizin kural, kuraldır’ diyebilecek kadar profesyonel ne de tamamen ‘Üzülmez’e ayrıcalık tanınmalıydı’ diyebilecek kadar duygusalım. İçinde bulunduğum konumdan bir sentez çıkarmam zor. ‘’Olay ikinci kez tezahür etti. Cezayı keselim, sonrakilere örnek olsun. Gücün kimde olduğunu anlasınlar’’ vari bir tutum sergilendiği açık, görebiliyorum. Komik olansa; Dünyanın takip ettiği Beşiktaş’ta bu olayların yaşanmasına izine veremezdik diyip bu olayın da Beşiktaşlılık duruşuna dayandırılması… Bunu söyleyen insanları sahaya PAF takımla çıkarız ya da kongrede seçilmezsem paramı yarın geri alırım muhabbetlerinden sonra hala bir duruş yaratma çabası içerisinde görmek gerçekten şaşırtıcı ama neyse o ayrı konu. Ben biraz bugünkü basın toplantısından bahsetmek istiyorum.


1. Başkanın basın toplantısında üzerine vurgu yapıp, olayın yaşandığı yeri (soyunma odası) feshin gerçekleşmesine kriter göstermesine bir anlam veremedim. Bir basın mensubu ‘’Bu iki oyuncu daha önce de kavga etmişti, ardından affedildiler. Üzülmez’in sözleşmesi fesih edilmeden önce yine bir af gündeme gelemez miydi? ’’ şeklinde bir soru yöneltti ve aldığı cevap şu oldu: ‘’İki oyuncu daha önce kampta kavga ettiler. Fakat şu anki olay devre arasında, soyunma odasında yaşandı. Buna göz yumamazdık.’’ Hani merak ediyorum: Söz konusu davranışa uygulanacak prosedür ortadaysa ve netse olayın idman sahasında, soyunma odasında yada bahçe arkasında geçmesinin ne farkı var? Üstelik bir oyuncunun hırsını/duygularını en üst seviyede yaşadığı ve bunları kontrolü altına almakta zorlanabileceği en olağan yer soyunma odası değil midir? Bugün kulüp başkanlarının hakem odası bastığı, bazı yöneticilerin ‘’Hakem odası basılacaksa en iyi biz basarız’’ demekten çekinmediği bir ülkede yaşıyoruz. Yöneticiler tepkilerini kaybedilen bir maçın ardından sıcağı sıcağına böylesine rahat, zehir zemberek biçimde dillendirebiliyorken bir oyuncunun saha içindeki bir küfrü üzerine alıp buna anında, soyunma odasında tepki göstermesi çok mu anormal?


2. Başkan ‘’Bir futbolcuyla bir kulüp başkanı birlikte basın toplantısı yapıyor. Bu Türk futbol tarihinde bir ilk’’ dese de oraya Üzülmez’in beyanatını törpülemek için gittiği her halinden belliydi. İbrahim’e sorulan her soruda araya girdi, çoğunda Üzülmez’e söz hakkı bile vermedi. Kaptanın ‘’Bugüne kadar birçok teknik direktörle, birçok oyuncuyla çalıştım. Hiçbiriyle bir sorun yaşamadım. Sadece bu kişiyle (Toraman) sıkıntı yaşadım. Bunu araştırılması lazım’’ sözünün devamından daha çok malzeme çıkardı ama Demirören sayesinde basın mensupları sordukları hiçbir soruya istedikleri yanıtları alamadı.


3. Demirören’in finaldeki ‘’İbrahim’e kapımız her zaman açık. Alt yapıda veya herhangi bir alanda onu aramızda görmekten mutluluk duyarız. İsterse sene sonunda jübilesini de yaparız’’ ifadesini de pek gerçekçi bulmadım. Disiplin suçu işlediği gerekçesiyle sözleşmesi feshedilen bir oyuncuya (her kim olursa olsun) iki gün sonra ‘kapımız sana her zaman açık’ denmesi bana yeterince samimi gelmedi. 


Hem futbol hem de basketbolda kulüpleri için bayrak adam olmuş karakterlerin böylesine sık ortadan kaybolduğu başka bir dönem oldu mu, hatırlamıyorum. Bugün Ronaldo, Jerry Sloan. Yarın Van der Sar, Phil Jackson... Deli İbo'ya da yolun açık olsun demekten başka birşey gelmiyor elimizden. Bugün alınan karar  oyuncular üzerinde ''Üzülmez'e bile bunu yaptılarsa..'' şeklinde bir caydırıcılık yapar mı? Yönetim bu konuda vereceği sonraki kararlarda aynı kararlılık ve standardı gösterebilir mi? Ya da İsmail Köybaşı olmasaydı Deli İbo'nun fişi yine çekilebilir miydi? Bunlar da ayrı konu.

30 Aralık 2010 Perşembe

Almeida & Fon & Demirören



Yıldırım Demirören’in Salı akşamı konuk olduğu yüzde 100 futbol programını izlerken Almeida ve fon olayı dikkatimi çekti. Başkanı uzun süre dinledim, dinlerken kurguyu kafamda tarttım, analiz ettim fakat her halükarda Demirören’in canlı yayında ağzını kulaklarına vardıran bu ekonomik anlaşmanın daha çok fon yararına olduğu sonucuna vardım.


Şimdi şartlar şöyle;

-Söz konusu şirket 2 milyon euro’luk bonservis bedelini Beşiktaş’ın hesabına yatıracak ve para aynı hesap üzerinden Bremen kulübünün kasasına girecek.

-Parayı ödeyen taraf fon olsa dahi oyuncunun tüm kullanım hakları Beşiktaş’ta olacak. Yani fon sahiplerinin Beşiktaş kulübünün isteği dışında oyuncuyu satma, kiralama vb. işlemleri yapma hakkı yok.

-Beşiktaş oyuncuyu mevcut sözleşme süreci içerisinde 10 milyon euro ve üzeri bir bedelle satarsa bu paranın %55’i kulübe kalan %45’i fon sahiplerine aktarılacak.

-Beşiktaş, Almeida’yı 3,5 yıl içinde satamazsa 2 milyon euro bonservis + bu süreçten doğan faiz haddini fon sahibi şirkete ödemek durumunda.

-3,5 yıl içinde Beşiktaş’a 10 milyon euro’nun altında bir teklif gelir ve kulüp evet derse ne olacağı konusunda net bir fikrim yok fakat yukarıdaki maddelerden hareket edecek olursak; büyük ihtimalle bu durumda Beşiktaş’ın 2 milyon euro + ilgili süre içerisindeki faiz haddini fon şirketine ödeyip oyuncuyu satabilme opsiyonu var. ( Bu durumda fon sahiplerine yüzde 45’lik bir ödeme yapılması söz konusu değil tabi)


Anlaşma kime hayırlı?

-Burada anlaşmanın esas kar eden tarafı fon sahipleri. Çünkü şirketin cebinden ilk etapta bonservis için 2 milyon euro para çıkıyor fakat oyuncu satılsa da satılmasa da şirket bu parayı fazlasıyla geri alıyor. Örneğin; Almeida satılmazsa şirket, Beşiktaş kulübünden 3,5 yıl sonra oyuncunun bonservis + ilgili dönem faiz haddinden kaynaklanan parayı geri alacak. Bu durumda fon, Beşiktaş kulübüne 3,5 yıl için faizle borç para vermiş gibi olacak. Almeida anlaşma kapsamında belirtilen minimal satış rakamı olan 10 milyon euro’ya satılırsa buradan şirketin kasasına 4,5 milyon euro para girecek. Yani yine şirket kar edecek. 3,5 yıl içinde Beşiktaş kulübü Almeida'nın bonservisini fondan almak isterse de (şu an 2 milyon euro'ya alabilecekken) 3,5 milyon euro para ödeyecek.


-Beşiktaş için bu anlaşmadaki tek karlı opsiyon Almeida’nın 10 milyon euro veya üzeri bir rakama satılması olur. Bu durumda Beşiktaş minimum 5,5 milyon euro’yu (paranın % 55’lik dilimini) kasasına koyar ve fon sahiplerine ayrıca Almeida’nın bonservisi için ödenmiş olan 2 milyon euro’yu vermekten de kurtulur. Yani kasaya girecek olan 5,5 milyon euro net kardır. Takım hem kasasını doldurur hem de o süre içerisinde Almeida’dan bedavaya yararlanmış olur. Fakat 3,5 yıl içerisinde satamazlarsa bu durumda yukarıda belirttiğim gibi sadece fondan 3,5 yıl için kredi almış gibi olurlar ve şu an ellerinde hali hazırda verebilecekleri bir 2 milyon euro varken gereksiz yere faiz ödemiş olurlar. 10 milyon euronun altında olup, kulübün evet diyebileceği tekliflerde ise fonun kar katkısı alması söz konusu değil. Bu durumda Beşiktaş’ın edeceği kar tamamen gelecek rakamla alakalı.


Fon daha akıllı

Şirketi bu ekonomik iştirake yönelten önemli gerekçelerinden biri Almeida’nın henüz 26 yaşında olması. Portekiz milli takımında oynayan, hatrı sayılır bir pazar hacmi olan ve kariyerinde bir büyük sözleşme daha yapabilecek kudrete sahip bir oyuncu Almeida, burası doğru. Fakat işin en cazip tarafı; bonservis bedelinin 2 milyon euro gibi söz konusu oyuncuya göre çok düşük bir rakam olması. Şirketin içeriği, yapısı ve künyesi hakkında hiçbir şey bilmesek de burada önem arz eden iki unsur var; bonservis bedeli ve oyuncunun tekrar pazarlanabilirliği… Bir tarafta 2 milyon euro ve diğer tarafta Almeida’dan bahsediyorsak ve anlaşma en kötü şartlarda bile ekstradan size bir faiz kazancı getiriyorsa şu saatten sonra fonun olaya neden müdahil olduğunu sorgulamaya sanırım gerek yok. Demirören canlı yayında ‘’Bizden geçtiğimiz yaz Almeida için 6 milyon euro istediler’’ dedi. Misal Beşiktaş bu transferi o dönemde bu maliyet üzerinden gerçekleştirseydi fon kesinlikle bu rakam karşısında anlaşmanın bir tarafı olmayacaktı.


Beşiktaş oyuncuyu satarsa cebinden 5 kuruş çıkarmadan kasasına minimum 5,5 milyon euro koyacak. Fakat benim anlamadığım nokta şu: Demirören ‘’Biz parayı kendi cebimizden vermeye hazırdık, birden fon geldi, bizi buldu’’ dedi. Yani Beşiktaş’ın hali hazırda Bremen'e verebileceği bir 2 milyon eurosu vardı. Fakat söz konusu bedel bu kadar düşükken ve karşılığında Almeida gibi profilli, ileride ciddi rakamlara satılma ihtimali kuvvetli bir forvet alınmışken daha sonraki olası bir yüksek bedelli satışta (ki; burada 10 milyon euro ve üzeri rakamlardan bahsediyoruz) pastanın tamamını alma şansına karşın burada fonu kara ortak etmenin anlamı ne? Hani Almeida’nın yada alınacak herhangi bir futbolcunun bedeli 8-10 milyon euro gibi yüksek miktarlar olsa Beşiktaş kulübüne hak veririm ama söz konusu para yalnızca 2 milyon euro yani Nihat’ın yıllık alacağı kadar bile değil... Almeida’yı yarın 15 milyon euro’ya satsa 2 milyon euro’luk fon için karşı tarafa 7 milyon euro kar katkısı ödeyecek Beşiktaş. Satamazsa da boşuna faiz ödemiş olacak.


Sonuç olarak bonservis bedellerinin daha ekstrem seviyelerde olmadığı yada oyuncunun kendi ederinin altında bir maliyetle el değiştirdiği bu tip durumlarda bu tarz anlaşmaların pek kulüpler lehine olacağını düşünmüyorum. Fon şirketi her halükarda karlı. Beşiktaş’ın karı ise sadece oyuncuyu elden çıkarabilmesi durumunda mümkün olacak. Tabi onun da ( 2 milyon euro için) yüzde 45’ini feda ederek…

6 Ekim 2010 Çarşamba

4 Demeçte Bülent Uygun


Bülent Uygun: "Türkiye alışık olmadığı bir olayla karşı karşıya"

- Biz Türkler çoğu vakit algı-yorum konusunda dar görüşlü, sabit fikirli olabiliyoruz. Ama bir hoca ligin 7. haftasında istifa ediyorsa ve iki vakte kadar aynı lige mensup bir başka takımın başına geçiyorsa bu İngiltere’de de, İtalya’da da, İspanya’da da aynı tepkiye yol açar. ‘’Türkiye bunlara alışık değil’’ diyen Bülent Uygun sanırım bu ülke için fikren ve beynen fazla aristokrat biri.

Bülent Uygun: ‘’ Bir karar vermişsem, bu bir aydır yaşananlardan kaynaklanmıştır’’

- Buca’da kaybettikleri Galatasaray maçından sonra ‘Zaman lehimize işliyor. Eksiklerimizi giderdikçe daha iyi bir takım olacağız’ demişti Bülent Uygun. Şimdi merak eder, dururum: 1 ay önce takım içerisinde problem yaşadığını iddia eden bir antrenör 15 gün önce nasıl bu kadar umutlu ve geleceğe dönük konuşabildi?

Eskişehirspor As başkanı Mesut Hoşcan: ‘’Ersun Yanal ve Fatih Terim ile görüştük. Kendilerinden olumlu cevap alamayınca Zico'ya yöneldik. Yabancı hoca değil, yerli hocadan yanaydık. Bülent hocanın Bucaspor'daki görevinden ayrıldığını öğrenince kendisini Eskişehir'e davet ettik. ’’

- Fatih Terim yada Zico’nun Eskişehirspor’u çalıştırma ihtimali bana göre yok denecek kadar az. Bunlar ‘Bülent Uygun’la Buca’nın başındayken görüşmedik’ tezini ihya etmek ve Uygun’u ikinci yada üçüncü alternatifmiş gibi göstermek için önüne konulmuş isimler… Ayrıca yabancı hoca istemiyordunuz, Zico’ya yöneldiniz. Güzel!

Bülent Uygun: ‘’ Ben ne adamlığıma, ne de duruşuma laf söyletirim’’

- Adamlığını bilmem ama Buca'nın başına geldikten sonra hatrı sayılır bir maliyetle kadroyu baştan aşağı yenileyen, 7 hafta sonra da 'sıkıntım var' diyerek ( O sıkıntıyı ne hikmetse camia içinden kimse bilmiyor) kaçıp giden bir antrenörün ben dürüstlüğünden şüphe ederim. 

4 Eylül 2010 Cumartesi

Kayserispor'dan Ahlak (!) Dersi


Kayserispor kulübünden açıklama:

"Milli futbolcumuz Arda Turan konusunda Galatasaray kulübü'nün Atletico Madrid'e karşı onurlu duruşunu destekliyoruz. Galatasaray Kulübü başkanı sayın Adnan Polat'ın Galatasaray kaptanına etik ve ahlak dışı yapılan teklifi değerlendirme gereği bile duymaması, haysiyetli bir kulübün yapması gereken doğru tavırdır. Umuyoruz ki, Atletico Madrid kulübü'nün FIFA ve UEFA'daki gücü ve medya yardımıyla Galatasaray kulübünü haksız, geçimsiz ve sevimsiz gösterme çabalarına T.F.F. dahil herkes adalet ve asalet gereği tepki gösterir."


Hafta içerisinde Ntv’de yayınlanan %100 Futbol programına konuşan Adnan Polat, Atletico Madrid’in Arda için önerdiği 11 milyon avroluk teklif için ‘’Transfer döneminin bitmesine 24 saat kala Arda'nın menajeri beni arayıp, "Arda'ya büyük bir kulüpten önemli bir teklif var" dedi. Ben de "24 saat kala kimse Galatasaray kulübünün kaptanını alamaz. Teklifi duymak bile istemiyorum" dedim. Ayrıca Arda milli takımda diye ona da haber vermeyin dedim. Ancak gördüm ki benden önce tüm medyaya haber verilmiş. Arda'ya en az 3-4 kere gidilmiş. Söylenen o ki Atletico Madrid'in bir yöneticisi Arda'yla Swiss Otel'de görüşmüş. Bu durum doğruysa Atletico Madrid'i Uefa'ya şikayet etmemiz gerekir’’ şeklinde bir beyanat vermiş ve eklemişti: ‘’ Ben hiçbir futbolcuma esir muamelesi yapmıyorum. Eğer gönlünde başka bir yere gitme isteği varsa, ekonomik şartlar uygunsa Arda olsun başkası olsun yolunu açarım. Bunu futbolcularıma da söyledim. Ancak yangından mal kaçırır gibi son gün son dakikada gelip futbolcumuzu almaya çalışanlar hayal görüyorlardır."


Adnan Polat’ın bu açıklamalarından sonra Kayserispor’dan resmi web sitesi aracılığıyla destek minvalinde bir açıklama geldi. Teklifin geliş şeklini camia olarak pek etik bulmamışlar. Bu, söz konusu oyuncunun zihnini bulandırmaktan başka bir şey değilmiş. Federasyon harekete geçmeliymiş, Galatasaray’ın hakkı savunulmalıymış… Mehmet Topuz transferinde Beşiktaş’ı ‘’bonservisi kulübünde olan futbolcuyu ayartmaya çalışmakla’’ suçlayan, Galatasaray ve Fenerbahçe’nin zamanında Mehmet Topuz ve Gökhan Ünal’ı transfer etmek için bu iki oyuncunun kafasını karıştırdığını iddia edip Kayseri Cumhuriyet meydanına yukarıdaki 'satmıyoruz' pankartını astıran Kayserispor yönetimi iyi güzel söylüyor da benim anlamadığım yakın geçmişteki James Troisi ve Ali Turan vakaları sizce de bu camia için garip bir ironi oluşturmuyor mu?

James Troisi nasıl geldi?


James Troisi’nin Kayserispor’a gelmeden önce Gençlerbirliği ile devam eden 2 yıllık sözleşmesi vardı. Ardından İlhan Cavcav’ın ancak televizyon aracılığıyla öğrenebildiği bir gizli operasyonla bu şehre geldi, 4 yıllık sözleşmeye imza attı. Cavcav bu anlaşmayı kabul etmedi. Kayserispor kulübü ise Troisi’nin Gençlerbirliği kulübü ile masaya oturmadan evvel esas sözleşme öncesi bir ön protokol yaptığını ve bu protokolde yer alan ‘’Oyuncu 1 milyon doları ödediği takdirde kulüple bağlarını koparabilir’’ maddesi gereğince ilgili oyuncunun Gençlerbirliği hesabına ‘’kendi cebinden’’ 1 milyon dolar yatırarak serbest kaldığını ve tamamen hukuk kuralları çerçevesinde kendi kulüpleriyle sözleşme imzaladığını duyurdu. Söz konusu ön protokolün esas sözleşmeyle birlikte geçerliliğini kaybettiğini söyleyen Cavcav olayı federasyona taşıdıysa da bir takım ayarlamaların ardından konu kapandı, Avustralyalı Kayseri’de kaldı.


Şimdi sormak lazım;


1. ‘’Bonservisi bizde olan topçuya teklif verecekler önce bizimle muhatap olacaklar’’ diyen Kayserispor’un Gençlerbirliği ile sözleşmesi devam eden Troisi’yi adeta kaçırarak Kayseri’ye getirmesi ne kadar etiktir?

2. Troisi 1 milyon dolar verip serbest kalabiliyorsa bile sözleşmedeki açığı kullanıp futbolcunun aklını çelmek hangi temiz ahlakın ürünüdür?

3. Ali Turan’ı bizden izinsiz Galatasaray kulübü ile görüştü diye kadro dışı bırakan sendin. Sözleşmesinin dolmasına 6 ay kala stoperinle görüşen de Galatasaray’dı. Burada senin etiğine (!) ters davranan Galatasaray’ı yada başkanını durup dururken sayfana taşımanın, haklı çıkarmanın gerekçesi ne?


İlk paragraftaki açıklamaları başka bir kulüp yapmış olsa anlarım fakat bunu yakın zamanda Galatasaray’la papaz olmuş, etik etik diye bağırıp sonra başkalarının sözleşmeli topçusuna göz koyan Kayserispor’un yapıyor olması son derece komik ve komik olduğu kadar da ironik…


Kayserispor mümkünse bu ekranda lige keyif katan, patlama potansiyeli yüksek bir Anadolu takımı olarak kalsın. Olabiliyorsa yeni Bursa olsunlar. Fakat kimseye aynı ekrandan ahlak, etik yada haysiyet dersi vermesinler.

Not: Adnan Polat'a ait demeçler ntvspor.net adresinden alınmıştır.

22 Ağustos 2010 Pazar

Schuster'den Deneme-Yanılma


Beşiktaş ve ülke futbolu hakkında yeterince bilgi sahibi olmayan Schuster’in hem deneme amaçlı hem de yabancı kontenjanından ötürü daralmaya gidilemediğinden bu kadroda rotasyon yapması doğaldır. Bugün Zapo sınıra takılınca tandemde Ferrari’yle birlikte Ersan oynadı. Helsinki maçında 11 başlayan iki bekin (İsmail, Ekrem) yerine Üzülmez ve Erhan monte edildi. İleri uçta yabancı engeline takılan Bobo kadroya alınmazken ‘Bu forvetlerle yürümez’ diyen Schuster, Nihat’a bel bağlamak zorunda kaldı. 4 gün önceki Helsinki maçına kıyasla bugünkü kadroda geri dörtlüdeki üç oyuncu ve ileri uçtaki gol silahının farklı oluşu ‘kadro fazla mı kurcalanıyor’ şeklinde bir eleştiri getirebilir fakat Belediye mağlubiyetinin gerekçeleri daha çok Schuster’in oyuncuları henüz tanıyamamış olması ve orta sahada Delgado için biçtiği anlamsız rolde saklı.


Quaresma, Nihat ve Holosko gibi top rakibe geçtiğinde ileride çakılı kalan oyuncular aynı anda sahadayken ve karşınızda İst. Bld gibi açık alanda etkili olabilen, ayrıca kontra tehdidi yaratabilen bir takım varken orta sahayı Delgado-Ernst ikilisiyle tutmaya çalışmak futbol lugatında ancak intiharla özetlenebilir. Delgado dörtlü defans hattıyla önündeki 50-60 metrelik alanı sınırlayan bölgeyi toplu/topsuz kullanabilecek, top rakipteyken alan paylaşımı yapabilecek, Ernst’e yardım getirebilecek oyuncu değildir. O adam Fink’tir. Fink yoksa Necip’tir. Schuster, Delgado’da böyle bir ışık gördüyse bugünden tezi yok bu planı imha etmeli, gerekirse Tayfur Havutçu devreye girmeli… Yedek kulübesindeki yüz ifadesine ve maç sonundaki ‘’En azından kaybetmemeliydik, yenilgiyi hak etmedik’’ demecine bakıldığında ben en ufak bir pişmanlık ibaresi göremedim kendisinde ama 1-0’dan sonraki 50-60 metrelik uzun şişirmelerden ve rakibin 2-3 basit pasla orta sahayı geçip kale önünde yarattığı tehlikelerden gereken dersi çıkarmış ve bunu bir kenara not etmişse sorun en azından benim için kapanmış demektir.


Schuster şu görüntü itibarıyla forvet talebinde haklı olabilir. Fakat Avrupa’da çıtayı yükselten Beşiktaş’ta sağ bekteki ilk tercihin Erhan Güven olması, yerine konulabilecek alternatiflerin ise Ekrem Dağ ve Toraman gibi orijini sağ bek olmayan oyuncuların olması bence daha önemli bir soru işareti… Yabancı kontenjanı takımın bir numaralı hücum gücünü ilk 18’in dışında bırakmışken Tabata ve Delgado’nun halen aynı havayı soluyor olması, bu akşamki maçtaki en büyük gediği kapatabilecek oyuncu olan Fink’in sözleşmesinin dondurulması da acil çözüm gerektiren diğer sorunlar silsilesi…Bugün gördük ki; sadece Guti, Quaresma maç kazandırmıyor. Bu maç imza törenleri ve Robinho söylentileriyle çılgına dönen ve bu akşam faturayı Nihat’a kesen taraftarı gerçek hayata döndürmek adına da hayırlı bir mağlubiyet oldu.

30 Temmuz 2010 Cuma

Mesele Guti, Q-7 Değil. Zihniyet!


Futboldaki başarı tanımlamasının salt bilanço üzerinden şekillendiği bir ülkede taraftarı kestirme yoldan memnun etmenin en yegane yolu yıldız transferi. Oyuncunun, teknik adamın değeri elbet sahaya koyduklarıyla ölçülür ama başkan için bir kaçış noktası mutlaka vardır. Futbolumuzda hüküm süren oligarşinin tunç kanunları da bu anlayışın bir nevi sac ayağıdır yoksa Yıldırım Demirören’in o koltukta 6 yıl oturması ve 3 yıl daha oturacak olması nasıl açıklanabilir?


Guti ve Quaresma’nın geliş nedenlerini sokaktaki çocuk biliyor. Guti üzerinde boy attığı topraklara veda ederken kariyerinin son iki-üç yılını ya düşük profilli bir Avrupa kulübünde yada Katar’da, Özbekistan’da geçirecekti, Schuster kontenjanından Beşiktaş’ı seçti. Quaresma’nın son kez büyük kulüplerin kapısını tıklatmak için kendini ıspat edeceği ve banko süre alabileceği bir mekana ihtiyacı vardı. Büyük liglerden beklediği teklif gelmedi, Portekiz’e dönseydi yeniden ‘ülke topçusu’ etiketi vurulacaktı sırtına, ufak çaplı bir menajer ayağından sonra o da hava alanında davul zurnayla karşılandı.


İki transfere de şimdilik nötr’üm. Plezen maçından sonraki karamsarlığı da imza şov’lardaki coşkuyu da çok kuvvetli hissetmiyorum, bekleme modundayım. Bu Guti ve Q-7 hamlelerini onaylamadığım anlamına gelmesin. 34 yaşında da olsa Guti’nin hala 2 yıl bu düzeyde oynayabilecek kredisi var, bu hamleyi salt marketing temelli görmek yanlış olur. Quaresma futbolcu kariyeri için zirve yaş denebilecek zamanda geldi, burayı bir basamak olarak görüyorsa -ki bana göre öyle- önceliği elbette alacağı para değil, saha içinde yaptıkları olacak keza bu da tercihi anlamlı kılan en temel gösterge...


Dünyaca tanınmış bir teknik direktör, futbol standartlarımız ölçüsünde yıldız sayılabilecek iki oyuncu çoğu zaman gönül tellerini titretmeye yeterdir. Fakat son 13 yılda 2 lig şampiyonluğu yaşamış, çapı, yaptıkları ve yapacakları belli bir takım için paranın başarıyı garanti etmediği bir ortamda çıtayı bir anda bu kadar yukarılara çektirecek kadar güçlü bir sebep midir, işte orası tartışılır. Kartal yuvasına akın edip 88 liralık yeni formasını sırtına geçiren Beşiktaşlı’yı çılgına çeviren gücün korkutuculuğundan bahsediyorum. Ortada henüz netleşmiş, ayıklanmış bir kadro, oturmuş bir şablon yokken taraftarın sadece imza şov’larla kendinden geçmesine, 6 ay evvel ‘’yeter Yıldırım Demirören yeter’’ dediği başkanını Guti’nin imza töreninde aynı tezahüratı bu sefer övgü minvalinde kullanarak kahraman ilan etmesine hiçbir anlam veremiyorum. Tıpkı ‘’Beşiktaş taraftarın değil, kongre üyelerinindir’’ deyip taraftara dış kapının mandalı muamelesi yapan başkanın şimdi ‘’Biz elimizden geleni yaptık, sıra sizde’’ sözleriyle seslendiği taraftardan ne yüzle destek beklediğini anlamadığım gibi…


Demirören nabza göre şerbet veriyor. Yarın kaybederse bahanesi hazır: ‘’En iyilerini getirdik, olmadı’’. Ülkedeki taraftar profilinin ne arzu ettiğini, sonuçlara nasıl reaksiyon vereceğini iyi biliyor ve piyasaya göre oynuyor. Bizim ülkemizde güven kaybetmek de gönül almak da işte bu kadar kolay! Benim için 2-1’lik Bursa maçından sonra başkan neyse şimdi de o! Bir şey değişmedi, en azından saha içinde. 6 yıllık başkanlık döneminde camiaya sadece bir şampiyonluk yaşatmış, süper kupa ve Türkiye kupalarıyla kendine kredi yaratmış, literatüre ‘başkanına veresiye yazdıran kulüp’ nitelemi kazandırmış, kendince bir Beşiktaşlılık duruşu yaratmaya çalışan ama ‘’Seçilmezsem yarın paramı alırım’’ diyecek kadar büyük Beşiktaşlı (!) olan ve maçlara PAF takımıyla çıkacağız deyip üç gün sonra U dönüşü yapacak kadar sözünün eri (!) bir başkan o benim gözümde… Ve üzerinde oturduğu makamı hak etmesi için hala bir şeyler ıspat etmesi, başarması gereken bir başkan! Oyuncu/teknik adam için doğru/yanlışın sadece tabelada yazdığı bir ülkede bu da başkanın 6 yıllık mali dökümüdür, enterese edilir, edilmez orası ayrı! Başarısız geçen bir sezonun ardından, büyümesi muhtemel tepkileri püskürtmek adına yapılmış en kısa ve basit çözümün alt yapı değerleri çok da olumlu kullanılmayan bir ülkede Demirören özelinde nasıl gerçekleştiğine bir kez daha tanıklık ettik. Umarım fayda getirir.


Beşiktaş taraftarından ise (başkana) tepkisini doğru fakat dile getiriliş şeklini yanlış bulduğum bu davayı unutmamasını, kendisini basın kanalıyla çizilmiş o pembe panjurlu resmin içerisinden çıkarmasını bekliyorum. Bu coşkunun kötü neticelerde yerini öfkeye ve nefrete bırakmamasını umut ederek tabi…Zira dün üçlük, dörtlük olunabilecek Plezen maçı korktuğum senaryonun başlangıcı olabilirdi.

30 Haziran 2010 Çarşamba

Aykut Kocaman Niye Vardı?


Aykut Kocaman-Daum polemiği sportif direktörlük kavramını ülke futboluna yerleştirecek modernizasyona sahip olamadığımızın birinci elden kanıtıydı. Kitapçıkta ''transferin rotasını çizer, takım içi dengeleri gözetir, gidene gelene onay verir, kamp yerlerini ve sürecini belirler, kulübün tüm sportif faaliyetleri ondan sorulur vb.'' yazsa da batının yeniliklerini çarpık çarpık uygulayan, sentez mahsuru bu bünyeler teknik direktör üstü bir ara pozisyonu kaldıramadı. İhtiyaç var mıydı? Vardı, o ayrıca tartışılır. Kocaman başından beri ''Ya Daum giderse...''li senaryolara müteakip bir emniyet sübabıydı. En azından algı öyle oluştu ve Daum'un tazminat olayını büyümeden halleden yönetim 1 sene öncesinden hazırda tuttuğu B planını devreye sokup öz evladını o koltuğa oturttu.


Aykut Kocaman'ı severim. Sicili temiz, ahlaklı, bu camianın evladıdır. Daum'a söz geçiremeyişi kendisinin kimlik ve profil ağırlığından öte ülkenin sportif direktörlüğe yabancılığıyla alakalı. Sportif direktör derken başkanın istediği an kapının önüne koyamayacağı, teknik direktörün işine son verilme olayında fikir/irade sahibi adamlardan bahsediyoruz. Düşünsenize; Kocaman'ın üstlerine Daum'un gitmesi yönünde rapor sunduğunu! Bu topraklarda var mıdır mümkünü? Yok. Ben, Ünal Karaman'ın benzer biçimde Trabzon'da örneklendirildiği bu yapay kurumsallaşma hareketlerinin kalıcı olacağına, emsal teşkil edeceğine yahut kimilerinin iddia ettiği gibi devrim niteliği taşıyacağına hiçbir zaman inanmadım ve Aykut Hoca'nın göreve getiriliş biçimine baktığımda maalesef yanılmadığımı görüyorum.


Belki Daum'un sezon ortasında gönderilme ihtimaline karşı ''hem yapıyı iyi biliyor, hem de kriz anında daha kısa ve etkili bir çözüm metodu bulamayabiliriz'' denerekten günü kurtarma adına B planının parçası oldu. Belki de bulunduğu mevkide pişmesi, bu sayede takımı daha iyi tanıması sağlanarak hazır şekilde Fenerbahçe'nin teknik direktörü olması beklendi, bilinmez. Zira iki senaryo da sportif direktörlük olayının fasulyeden olduğunun ıspatı. Şimdi sorulması gereken soru; Aykut Hoca'dan sonra aynı göreve biri getirilecek mi? Kocaman'ın geçtiğimiz yıl camiadaki varlığını ve misyonunu açık edecek en genel geçer soru bu olacaktır.   

20 Mayıs 2010 Perşembe

Kopenhag'da Arsenal'i Tutan Taraftarın Başkanı Söylüyor Bunları...

Canı yanmış kulüp yöneticilerinin türlü psikolojik yön değiştirmelerine sahne oldu bu ülke futbolu. Kimi hakeme kızdı, ayak üstü kulüpler birliği başkanlığını bıraktı(!) Kimi penaltımız verilmedi diye takımını sonraki maçlara PAF takımıyla çıkardı(!) Kimi bilmem X istifa etmezse biz de önlemimizi alırız diyerek federasyona kafa tuttu. Aziz Yıldırım’ın dünkü basın toplantısından çok malzeme çıkar ama Fenerbahçe’nin durumundan öte beni iki konu bağlar. Birincisi; ''Ortada bir suçlu varsa o suçlu benim’’ diyerek başladığın toplantıda Rüştü’nin performansına şaibeli demek üzerinde oturduğun makama yakışmadı. Nerede ıspat? Nerede delil? Elinde belge olmadan, sözüm ona telefon kayıtlarıyla Rüştü’yü töhmet altında bırakmak neyin nesi? Yanlış anlaşılmasın, Rüştü'yü savunmuyorum fakat ortada kanıt varsa hakkını arayacağın yer herhalde toplantı salonu olmamalı! Çıkar, ilgili makama başvurursun. Faturayı başkalarına kesmenin, Mete Düren'e prosedür öğretmenin manası yok.

İkincisi; Fenerbahçe’ye karşı basında aleyhtarlık yapılıyormuş. Ben daha dün Arsenal-Galatasaray Uefa finali oynanmadan evvel Saracoğlu’nda Arsenal atkısıyla gezen, ‘’Seninleyiz Arsenal’’ pankartı açan Fenerbahçeliler olduğunu biliyorum. Beşiktaş’ın 8-0’ını ti'ye alan, Cimbom’un Uefa şampiyonluğunu ‘’Yahu kimlerle oynadılar ki? İşte Bologna, Dortmund…Pehhh!’’ deyip geçiştiren gazeteci/yorumcular tanıyorum. Medyayı objektif olmamakla suçlarken altındaki gerekçeler iyi okunmalı. Biz Avrupa’da bile yabancıyı tuttuk, kendi renklerimize düşman olduk, antipatik olduk. Şampiyonluktan kopmuş Cimbom’un ‘Fener olmasın da kim olursa olsun’ temennisi bu topraklarda yalnız ezeli rekabetle açıklanamaz. Kin vardır içinde, ona Arsenal'i tutturacak düşmanlık vardır. Fenerbahçe ikinci gol için paniklerken Galatasaray işte bu yüzden yarım saatliğine Bursa olur. Kahve köşesindeki Beşiktaşlı beyazın yanına bir de yeşili koyar. Beşinci büyüğü istemez dediğim Trabzon canını dişine takar. Bu bir...

Cristian'ın Ankaragücü maçındaki gol sevinci, Avrupa'da olgunlaşması gerekirken çocuklaşan Emre'nin boğaz kesme hareketleri ve Volkan'ın topa poposuyla müdahale ettiği Galatasaray maçıyla Fenerbahçe kendi düşmanlarını yarattı. Antipatik oldu, isminin önüne anti koydurdu. Anadolu'dan şampiyon çıkarsa fena olmaz temennisi o andan itibaren Bursa sempatizanlığına dönüştü. Rengini sakınmadan belli eden, sütunlarını ona göre şekillendiren medya içimizdeki kini körükledi ve Bursa'nın şampiyonluğunu biz şampiyon olmuşuz gibi sevindirecek hale getirdi (doğru yada yanlış). Bu da iki...

İsyan etmeden önce ülkedeki medya/taraftar profilinin bu noktaya nasıl geldiğine bakalım. Sonra gerçekleri konuşmaya başlayalım Aziz Bey...

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Sivas'ın Araladığı Kapıdan Bursa Geçti

Geçtiğimiz yıl Sivas’ı uğurlarken ‘’Tarih kazananları yazar ama detayları unutmamak gerek’’ demiştik. Gönüllerin şampiyonu biraz züğürt tesellesi olmuştu. Sivas’ın o gün araladığı reform kapısından bugün bir Anadolu büyüğü geçti, 5. büyük, artık 5. şampiyon, Bursaspor… Dün Ertuğrul Sağlam için ‘’Bursa’ya gitti. Yarın o da nöbetçi antrenör olur çıkar. ‘’ diyenler bugün kapalı kapılar ardında hocaya alkış tutar. O hoca Ali Tandoğan (Beşiktaş), Hüseyin Cimşir (Trabzon), Ömer Erdoğan (Galatasaray) gibi Bursa’ya kovularak gelen oyuncularla Volkan Şen, Sercan Yıldırım, Ozan İpek gibi potansiyelli ama henüz bir şey ıspatlamamış gençleri harmanlayıp 1,5 sene gibi kısa bir sürede Bursa'yı yarattı. Bursa bugün hem duran toptan, hem kanatlardan hem de çeşitli set varyasyonlarıyla sonuca gidebilecek kadar hücum opsiyonu bol hem de kalesinde 26 gol görüp bu alanda lig ikincisi olabilecek kadar kaliteli bir savunma takımı… Geçtiğimiz yıl Sivas’ın son düzlüğe girerken 30. hafta Antep’e ve 31. hafta İstanbul Bş. Bld’ye yenilmesinden hareketle benzer baskı sendromları Bursa için de senarize edildi fakat Sağlam’ın öğrencileri baskıyı olgunlukla göğüsleyip Beşiktaş’ın fişini ilk yarıda çekerek gerisini Trabzon’a tevekkül etti.

Sezona 3 yıl üst üste şampiyonluk parolasıyla giren Fenerbahçe seyirci gazıyla agresif başladığı maçta golü erken buldu. Fakat baskıyı devam ettirip ikinciyi kovalamak ve rakibin direncini kırmak yerine geriye çekilip kontrollü oyunu tercih edince Trabzon'a açık kapı bıraktılar ve 1-1'den sonra bu anlayış stres ve baskı olarak kendilerine geri döndü. İkinci yarı bordo mavililer İstanbul deplasmanına gelmiş tipik Anadolu takımı gibi kabuğuna çekildi. Trabzon’un geriye yaslanması beklenilir bir olay. Fakat Alanzinho, Engin gibi kaptıkları her topla çabuk kontraya çıkabilen, orta sahası çabuk ayaklardan kurulu bir takım hücuma çık(a)mamakta diretince Kadıköy'de Barca-Inter CL yarı final rövanş maçından kesitler görmeye başladık. İkinci yarı Volkan kaç kez topla aynı kadraja girdi, bilmiyorum. Oyunun 1. bölgede 20-25 metreye sıkışmasıyla birlikte son yarım saatlik dilimde sayısız gol fırsatı yakaladığı sarı lacivertliler… Vederson’un soldan bindirmeleri, Gönül’ün sağdan getirdiği ve altı pas üzerinde topun girmiyorum kardeşim diye ayak dirediği karambol, Cristian’ın direkten dönen bazukası, Gökhan Ünal’ın topu sağına çekerken mundar ettiği akın, yine aynı Gökhan’ın Onur’un sağına giden müthiş plasesi, Alex’in penaltı noktasından dağlara taşlara vurduğu top dahil sayısız tehlike yaşadı Trabzon kalesi. Dillere pelesenk olmuş o futbol şansı denen hayalet bugün onların yanında değildi. Savunmada etten duvar ören Giray, Egemen ve Volkan dışında alternatifi görünmeyen milli takım kalesinin an itibarıyla varisi Onur bu akşam şampiyonu tayin etti.

Trabzon 95-96'nın rövanşını alırken Daum yine final oyna(yama)ma sendromuna tutuldu. 2006'daki Denizli faciası dışında Herr Daum 1999/2000'de de Leverkusen'le son haftaya 3 puan farkla lider girmiş ve o hafta küme düşmüş Unterhaching'ten alınacak 1 puan yetecekken zayıf rakibine 2-0 kaybedip averajla Münih'i şampiyon yapmıştı. Tarih 3. kez tekerrür etti ve bir mucize olmazsa o adam önümüzdeki yılı memleketinde geçirecek.

Trabzon kalecisi Onur'la birlikte gecenin diğer kahramanı Fenerbahçe anonsörüydü. Bugün şampiyonluk kaybedilebilir ama o anons skandalı nasıl izah edilir, bir fikrim yok. Bursa-Beşiktaş maçına 2-2 diyip Fenerbahçeli futbolculara geri pas yaptıran, oyunun soğumasına ve maç sonundaki komik sevinç görüntülerine sebep olan arkadaşın anonsörlük kariyerinin son demleri fazlasıyla trajikomikti. Diğer tarafta Rüştü ve Toraman’ın yediği/yedirdiği iki golün tutulacak tarafı yoktu.

resim: sporx.com

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Beşiktaş'ın Transfer Açmazları

Aykut Kocaman-Daum polemiğinden sonra sportif direktörlük olayı bu ülke için fazla modern kaçıyor farkındayım ama bu kavramı futbolumuzun içerisine yedireceksek kaşıktan ilk tadacak takım kesinlikle Beşiktaş olmalı. Fenerbahçe’nin Aykut uyarlaması gibi Metin Tekin’i aynı mevkiye oturtup yıllanmış futbolcu eskisini GM yapma rutinine mi uyarlar, Haldun Üstünel'in siyah-beyaz olanını mı bulurlar yoksa bambaşka metodlar mı geliştirirler bilmiyorum ama bu takıma transferde yol gösterecek birileri şart arkadaş. Barca gibi tohumdan yetiştiremiyor, Arsenal gibi dünyanın dört bir yanına scout’lar gönderip yetenek avına çıkamıyorsan sanırım en makulü bu. Hoş, bizim yetenek avı dediğimiz olay teknik direktörün X futbolcusunu bir kez tribünde canlı izlemek için Avrupa’nın bilmem ne kentine yaptığı charter seferlerinden ibaret. İlhan Cavcav gibi Afrika’larda Acun Firar’da çekip, öldü fiyatına ithal siyahiler bulma devri de geçti. Şimdi devir yıldız eskilerine para bayılıp marketing yapma devri. (Neyse konudan sapmayalım)

Beşiktaş, Batuhan’ın bonservisini 2.1 milyon avro karşılığında Eskişehir’e satmış. Batuhan’ın Eskişehir’den başka bir takıma satışından %25 pay alacakmış. Gideceği takım Fener veya Cimbom olursa ayrıca 5 milyon euro’yu kasasına koyacakmış ki; bu hem çok komik hem de maalesef tartışmanın birinci dereceden mevzu bahisi değil. Mesele; Batuhan’dan adam gibi yararlanamayan Beşiktaş’ın genç oyuncuyu Sercan için 10-12 milyon avro’ların konuşulduğu ortamda 2 milyon avro gibi komik rakamlara satmak zorunda kalması…

Batuhan gençlik ateşini dizginleyemedi. Medyatize edildikçe, pohpohlandıkça beyni döndü. Erkenden kaprisli, egolu yıldız rolüne soyundu. Saha dışına taşmaya, koçuyla tartışmaya başladı, A2’ye kadar düşürüldü, buna itirazım yok. Batuhan’ın gönderilmesine de itirazım yok. Belli ki; telafisi mümkün olmayan yanlışlar yapılmış. Yoksa kimse 19 yaşındaki potansiyeli elinden bu kadar ucuza çıkarmaz, çıkaramaz. Tek üzüntüm; Beşiktaş'ın bu genç beyni disipline etmek adına biraz pişsin kisvesi altında Eskişehir’e kiralamasına, burnu sürtsün diye A2 takımına yollamasına bir futbol sever olarak seyirci kalmaktır. TV'de Arsenal’e bakıp ‘'16 yaşındaki saf sübyanları nereden bulup oynatıyorlar’’ diye hayıflanırken Hakan Şükür’den sonra gelmiş geçmiş en iyi pivot santrfor olabilecek adamı 19’unda elden çıkartmaktır.

Batuhan'a tanınan kredi bir noktadan sonra tükenmiş, birliktelik şiddetli geçimsizlik sonrası noktalanmaya yüz tutmuş evliliğe dönüşmüş olabilir. Fakat Batuhan, Serdar Özkan gibi genç oyuncuları kargoya koyan yönetimin sezon ortasında 35 yaş üstü 3 oyuncuyla masaya oturması bile kanaatimce hala transfer işinin kotarılamadığına işaret ediyor. Toraman’ın 3 yıllık imzası tartışma götürmez. Fakat 35’ine merdiven dayamış, eskisi gibi ceza sahası civarında topla buluştuğunda o ince çalımlarıyla adam eksiltip içeri servis yapma özelliği sekteye uğramış, 45 dakikayı zor kaldıran Yusuf’la uzatma gerekçesi nedir? Sol bekte İsmail gibi bir yetenek varken Üzülmez’in ayağına yeni sözleşme götürmek, bu takımın oyuncusu değil dediğim Uğur İnceman’ı bir yılı opsiyonlu 2 yıl daha takımda tutmak niye?

Son 5-6 yılda John Carew dışında hiçbir oyuncusunun satışından kar elde edemeyen, bas bas paraları Tabata’ya çalan yönetim nereye yatırım yapıyor? Geçtiğimiz yaz transfere milyonlar akıtan kulüp iki Ankara maçını çıkarırsak 31 maçta 40 gol atacak kadar kısırlaşmış. Attığı gol başı 300 bin avro’ya denk gelen Nobre’den medet umuyor. Queresma haberleriyle sözüm ona reklam yapıyor. Hem şampiyonlar ligine katılım payını hem de katılamayan Sivas’ın rızkını Tabaya basan zihniyet, Demirören’e veresiye yazdırarak veya Mansimov’un arkasına sığınarak şov uğruna Queresma’yı getirecekse varsın getirmesin… Bu kadar yanlışın içinde inşallah İsmail’ler, Rıdvan’lar, Necipler, Atınç’lar kendi yollarını bulur da yöneticilerin gözündeki at gözlüklerinin çıkmasına vesile olunur.

19 Nisan 2010 Pazartesi

Beşiktaş'ın Eti Ne Budu Ne?


Maçtan sonra en güzel açıklamayı Özer Hurmacı yaptı. ''Beşiktaş'ı bu kadar defansif kadroyla görünce rahatladık'' dedi. İlk 11'ine baktığımızda Tello ve Bobo dışında yaratıcı oyuncusu yok Beşiktaş'ın. Kulübede sakatlık dönüşü bir türlü toparlayamayan Holosko, 55-60 dakikayı zor kaldıran Yusuf ve takıma küstürülmüş Serdar Özkan (!) var tabelayı değiştirecek. Beraberliğin bile yetmediği ortamda elindeki malzeme buysa ben bir Beşiktaşlı olarak Mustafa Denizli'yi mi suçlamalıyım? Yoksa transfere muadillerinden daha yüksek bütçe ayırmasına rağmen takımın bu kadar hücum özürlü oynamasına seyirci kalan Beşiktaş yönetimini mi?

İlk yarıda neredeyse rakip kaleyi tutan bir etkili şutumuz yoktu. Kendi yarı sahamızdan Bobo'ya şişirilen toplarla pozisyon kovaladık, üretemedik. Fink ve Ernst'in ileri çıkmaması, Tello'nun hazır olmaması orta saha hakimiyetinin Fenerbahçe'ye geçmesindeki birincil etkendi. İkinci yarıda risk aldık, savunma hattını öne çektik ve kanatları kullanmaya başladık. İlk yarıda Gökhan Gönül'ün peşinden ayrılmayan İsmail'in ve 46'da oyuna giren Uğur'un katılımıyla pas trafiğini artırıp topu ayağımızda tutarak rakip kaleye yürüdük ve nitekim bir sol kanat organizasyonunda Lugano'nun eline takıldık ( Hakemlerden dert yanıp bir ara kulüpler birliği başkanlığını bırakan ey Aziz Bey! Bakın, bazen size de kıyak geçilebiliyor) . Bobo'nun pasında gole giden Uğur'a yaptığı kontrolsüz hareketle ''Bu adamın Fenerbahçe'de ne işi var?'' dedirten Bilica sayesinde bu sefer çizgiye gitmeyi başardık. Ama Bobo sağ ayağını açıp atacağı köşeyi Volkan'a öyle bir gösterdi ki; hani kurtaramasa Volkan'a kızardım, o derece. Sonrası aynı tas aynı hamam. Serdar Özkan'ın 75-80 gibi girip tabelayı değiştirdiğini hiç görmedim. Fink'e 85 dakika sabredip Holosko'yu o dakikada oyuna almak da beraberliğin işe yaramadığı ortamda ne ifade ediyor, çözebilmiş değilim.

Sofradan arka kalanlar; çıkan 3 kırmızı kart ve Bilica'nın çirkefliğiydi. Penaltı noktasını kazımak acizlik, terbiyesizlik hatta af edersiniz şerefsizliktir. Lugano'nun elini görmeyen hakem Göçek'in Bilica'yı hem penaltı pozisyonuna sebebiyet hem de sondaj işleminden ötürü 2 sarıyla atması gerekirken husumeti tek sarıyla geçiştirmesi de bildiğin korkaklıktır.

Son 4 haftaya 57 puanla giren Beşiktaş, şampiyonluk ve şampiyonlar ligi fırsatını kaybetti. Bundan sonra ancak ve ancak Bursa maçıyla şampiyonu tayin eden takım olur. Ya muadillerine çalışır yada Bursa'nın reformuna öncülük eder.

29 Mart 2010 Pazartesi

Cimbom Noktayı Koydu

Emre'nin olmadığı, sahadaki tek yaratıcı gücü Alex'in Mehmet Topal tarafından çağ dışı biçimde ( adam adama) marke edildiği ve ilerideki tek santrforunun çeşitli geyiklerle facebook'a malzeme olduğu hücum gücü asgariye inmiş bir takımla oynarken Reijkaard'ın savunma hattını bu kadar geriye çekip orta sahayı rakibe bırakması futbol diliyle nasıl açıklanabilir? Bir taktik hata mıdır? Yoksa gol yerim korkusu mu? Geri dönüşleri olmayan Jo, Santos, Elano ve Keita maç boyunca ileride çakılı kaldı, savunma dörtlüsü de geriye fazla yaslanınca defans-hücum hattı farklı gezegenlerde yaşayan iki ayrı ırk gibiydi Galatasaray'da. Mehmet Topal'la Alex'i köşe kapmaca oynatan zihniyet sayesinde ellerinde bu iki hattı birbirine bağlayacak orta saha blogu da kalmadı. Oyun Fenerbahçe'nin kontrolünde geçti.

Bir puana havada karada razı görünen Fenerbahçe idealin dışındaki orta saha yapısıyla organize olmakta zorlandı, şişirme toplarla gol kovaladı. Görüntüye bakıp hani bu takım nasıl gol atar diye sorsanız ya ileride kazanılacak bir tesadüfi duran toptan ya da ceza sahası dışından atılacak bir şutla derdim. Selçuk 30-35 metreden kaleyi yoklarken göbekte kendisini karşılayan bir sarı kırmızılı oyuncu yoktu. Leo Franco'yu ıslıklayan taraftarın çuvaldızı biraz da Selçuk'a o boşluğu veren veya verdirenlere batırması gerekmez mi?

Kurtarıcı olarak sahaya sürdüğün oyuncu kenarda ısınırken acıdan suratı ekşiyen Arda'ysa zaten burası sözün bittiği yerdir. Galatasaray buraya kadar dedi. Hem de bilerek, görerek. Reijkaard'a selam olsun.

24 Mart 2010 Çarşamba

Zirve Yeşil Beyaz

Herkes elde kağıt kalem şampiyonluk hesapları yapıyor. Bizim de bir yerimiz şişmesin. Kimileri için son 8, kimileri için ( Bursa ve Fener) son 7 hafta. Üst taraf kaynar kazan. İlk 4’ü tersten sayarsak; Beşiktaş’ın şansı artık mucizelere bağlı ve şu saatten sonra Mustafa Hoca’nın kehanetleri de, bizim alt komşu Necati’nin üfürmeleri de şampiyonluğa yetmez. Kırılma noktası içeride kazanamadıkları Galatasaray derbisiydi. Oyuna Nobre’yle başlayıp Emre Güngör-Neill stoper hattını revire çeviren ve yan toplardan sayısız pozisyon üreten Beşiktaş’ta Mustafa Denizli’nin çift santrfor’a dönemeyerek ‘’Aman sistemi bozmayım. Taviz vermeyim’’ kaygısı 3 puanın önüne set çekti. İki Atletico maçı arasında yakaladıkları yorgun aslanı ne yapıp edip yeneceklerdi, yarışı orada bıraktılar. Kasımpaşa beraberliğiyle de kapı suratlarına kapandı. Muadillerine kıyasla en berbat fikstür onlarda; Fener ve Bursa deplasmanından toplam 4-6 puan yapmaları lazım.

Fenerbahçe’nin Galatasaray derbisinden alacağı her sonucun önemi ayrı. Kaybederlerse defteri kapatırlar. Beraberlik halinde Beşiktaş’ı devreye sokarlar. Kazanırlarsa Bursa’nın önünü açmış olurlar. Ankara bonusunu cebe koyduğumuzda kalan 7 maçta sadece 1 kez İstanbul dışına çıkacaklar. Fakat Emre ve Alex’in iteklemesiyle ve bu forvetsiz oynuyormuş görüntüsüyle Esat Dergi’nin 73-75 puan barajına biraz zor ulaşırlar.

İçeride aslan dışarıda kedi Galatasaray son 4 deplasmandan 2 puan çıkardı. Dış sahada kapanan, mücadele gücü yüksek takımları çözecek bir anahtarları yok. Reijkaard’ın geldiği günden bu yana aşılamalaya çalıştığı 4-3-3 türevi hücum futbolu göbekteki Ayhan, Mehmet Topal gibi ‘’düz’’ oyuncularla yürümez. Orta 3’lüye geri dönüşleri olan, pas yapıp ileri uca servis işini kotarabilecek elemanlar lazım. Osman abinin tabiriyle Xavi, Iniesta lazım. Devre arasında stoper krizine girilmiş gibi Londra’larda Lucas Neill kovalayan, bir ekstra yabancı için elindeki tek sağlam forveti ( Nonda) harcayanlara da selam olsun.

Fenerbahçe’yi yenerlerse o moralle Sivas ve Diyarbakır’ı dümdüz ederler. Burada yakalanacak 9 puanlık serinin ardından tepede Bursa’yla yalnızları da oynayabilirler. Düğümü de Sami Yen’deki Bursa maçı çözer.

Geldik Bursa’ya. Yeşil Timsahların 7 maçı kaldı. Şanslarına son 5 maçın sadece 1’i deplasmanda ve bu rakipleri içerisinde; Gençlerbirliği, Gaziantep, Kayseri ve Antalya gibi hedefsiz takımlar var. Ertuğrul Sağlam, Mustafa Denizli’nin aksine sürekli aynı adamları oynatarak kemikleşmiş bir kadro oluşturdu. Geri ve ileri uç hattını birbiriyle koordineli oynarak bol gol atan ve yemeyen bir takım yarattı. Artık ‘’Şampiyon olabiliriz’’ diyebilecek kadar cesaretlendiler. Arkalarında da Türkiye’nin en baba taraftar gruplarından biri var. Neden olmasın?

Bursa adına en büyük korkum geçtiğimiz sezon Sivas’ın yaşadığı panik atağa düşme ihtimalleri. Sivasspor, yarışın tamamını önde götürürken son turda start-finiş düzlüğünde motor yakan F-1 pilotu misali; 30. hafta G.Antep’e 31. haftada İst. Bş. Bld’ye kaybederek Beşiktaş’a ikram etmişti. Unutmayalım; Bursaspor henüz o kulvara girmedi.