Avrupa'dan Futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Avrupa'dan Futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Şubat 2011 Cuma

Beşiktaş 1-4 Dinamo Kiev



Lige erken havlu atan Beşiktaş elindeki tek kredisini de Kiev’e uçmadan kaybetti. Başkanının deyimiyle geleceğin Beşiktaş’ını inşa eden yapı dün yine sallandı ve çatısına (Schuster) ilk darbe tribünlerce vuruldu. Takımın elinde sadece önümüzdeki yıl EP kapısını açacak Türkiye kupası var ve bu konuda da kepenkleri Aralık’ta indiren Galatasaray’la kader birliği içerisindeler.


Dün tabelada yazan skor saha içinde olanı özetlemese de futbolda hataların ve ayrıntıların belirleyiciliğine vurgu ediyordu. Dinamo Kiev dün çok iyi oynamadı, sürekli alarm veren savunmamıza karşı korktuğumuz kontra fırsatlarını bulamadı, oyunu belirli dilimler dışında domine edemedi. Fakat hem milli takım hem kulüpler bazında başımızı ağrıtan, duran toplara karşı kronikleşmiş savunma zaafımızı değerlendirip 3 gol buldu ve turu cebine koydu. İlk golde Shevchenko’nun Vukojevic’e indirdiği topta markajsız kalması, ikinci golde yine Sheva’nın elini kolunu sallaya sallaya ön direğe yaptığı koşuya hiçbir Beşiktaşlının eşlik etmemesi ve devamında yapılan kafa vuruşunu direk dibindeki İsmail’in diziyle çıkarma girişimi, üçüncü golde arka alana inen topta adam paylaşımı yapamayan Beşiktaş’ın 4 Kiev’liyi altı pas civarında yalnız bırakması affedilir şeyler değil. Bunu Toraman’ın yokluğuna mı bağlarsınız, uzun süre kenarda bekleyen Ferrari’nin formsuzluğuna mı yoksa geri 4’lüdeki 3 oyuncunun (A.gücü maçındaki) farklı isimlerden kurulu olmasına mı bilmiyorum ama sezon başından beri Beşiktaş’ın en çok eleştirilen bölgesinin savunma olması dünkü yaşananlar karşısında tesadüf değil. 48. dakikada Milevsky’nin sağdan getirip Yarmolenko’nun boş pozisyonda üstten dışarı vurduğu şutun Dinamo Kiev’in atılan goller dışında aklımda kalan tek önemli hücum girişimi olması, belki de layıkıyla alınacak bir 4-1’lik yenilgiden çok daha ağırdı.


Beşiktaş yediği talihsiz golün ardından devre bitmeden Bobo-Nobre-Quaresma işbirliğiyle 1-1’i yakaladı. Fakat beraberlik golünün oyuncular ve stad üzerinde yarattığı etki ucuz Avon parfümleri gibi sönük kaldı. İkinci yarıda Kiev ön alanda baskı yaparak Beşiktaş’ın geriden oyun kurmasını engelledi. Aurelio aldığı topları olumlu kullanamadı. Guti sürekli alan daraltan rakibe karşı orta alanda pasivize edildi. Anlam veremediğim Ernst-Erhan değişikliğinden sonra sağ kanatta oluşan Hilbert-Erhan kombinasyonunun özellikle Erhan’ın Hilbert’e attığı uzun ve isabetsiz pasların sonrasında ne kadar garip olabileceğini gördük. Orta alan ve sağ kanat tıkanınca tek opsiyonu topu solda Quaresma’yla buluşturmak olan Beşiktaş, Q7’ye gelen ikili sıkıştırmalar ve İsmail’in kariyerinin en kötü maçını çıkarması verileriyle birlikte o kanadını da kaybetti ve bir kısır döngü içerisine girdi. 3. gol yendiğinde maçın bitimine tam 34 dakika vardı. Ancak beraberliğin hatta tek farklı mağlubiyetin bile rövanş öncesi umut vaat edeceği bir ortamda Quaresma dışında hiç kimse oyunu çevirme yada en azından o soğuk havada minimum 90 lira bilet parası ödeyerek İnönü’ye gelmiş taraftarın desteğine karşılık verme ihtiyacı hissetmedi. Ayakta kalan son kale de (Q7) Kiev’e uçmadan inancını yitirmiş olacak ki; uzatmada gördüğü kırmızı kartla kendini -20 derecelik Kiev soğuğundan azad etti.


Lig yarışından erken kopan Beşiktaş'ın görüntüsünün bir anda Avrupa'da değişeceğini ummak ne kadar optimist bir düşünceydi bilmiyorum ama bırakın turu, tur inancı bile İnönü'de bırakmak Metalist faciasından  daha ağırdı. Takım artık tamamen Türkiye Kupasına kanalize olacak, ligde de olabildiğince puan alıp taraftarın gönlünü hoş edecek. Yıldızlarla dolu bu kadronun seneye CL'de oynayamayacak olması ne kadar üzücüyse, ligde azalan baskıyla birlikte Schuster'in artık bazı şeyleri daha net görebileceğini, uygulayabileceğini ummak da önümüzdeki seneye yapılan hazırlığın bir başlangıcı olacaktır.


Schuster

Avrupa Ligindeki başarının yarattığı krediyle ayakta duran Schuster artık o kozunu da kaybetti. Mete Düren ısrarla ‘sabır’ dedi ama yönetimin Alman teknik adama karşı tavrının eskisi kadar yumuşak olmayacağını hepimiz biliyoruz. Vizyonu, profili, oyunculuk kariyeri ne kadar büyük olursa olsun ben hala Schuster’in özellikle kenardan yaptığı hamlelerin oyuna çoğunlukla negatif etki ettiği gerçeğine de dayanarak ligi ve takımı yeterince tanımadığını ve bunda da özellikle kendisine yardımcı olabilecek Tayfur Havutçu’yu ötelemesine ve dışarıya/ farklı fikirlere kapalı olan yapısına bağlıyorum. Ayrıca Denizli döneminde azmiyle, savaşçılığıyla geriye düştüğü maçları çevirmesiyle ünlü Beşiktaş’ın Schuster döneminde o comeback ruhunu kaybetmesi de Alman teknik adamın takım üzerinde yeteri kazanma psikolojisi yaratamadığının bir göstergesi. Maç sonundaki ‘Rahatsızlık duyan stada gelmesin’ demecini ise kaybedilmiş bir maçın ardından sinir havliyle yapılmış talihsiz bir açıklama olarak görmek istiyorum.


Taraftar

4 Portekizli + Guti olmasa dün tribünler ‘Yeter Demirören yeter’ diye bağıracaktı. Başkan transferlerle sezon başında kendisine kredi yarattı, yetmedi kahraman oldu. Ve iki transferle gözü dönen, geçtiğimiz yıl ıslıkladıkları başkana imza törenlerinde alkış tutanlar dün Demirören’e isteyip de göster(e)medikleri tepkiyi mecburi yön değiştirmeyle Hakan’ın, Schuster’in üzerine kustu (Nihat’ın ıslıklanması, Holosko’ya edilen küfürler de unutulmuş değil). İster İnönü’yü yaratıcı pankartlarla doldur, ister futbolcu karşılamak için hava alanına akın et, ister 132 desibel ses çıkar, umrumda değil. Bu takıma kişileri sadece yaptıklarıyla ödüllendirecek yada yerecek bilinçli taraftarlar lazım ve maalesef iki transferle Demirören’i kahraman ilan ederek o gün sempatimi kaybeden Beşiktaş tribünleri bugün de Hakan’ı ıslıklayarak o bilince sahip olmadıklarını bir kez daha gösterdi.

16 Ekim 2010 Cumartesi

Nuri vs. Podolski


Dün akşamki Köln-Dortmund maçının 82. dakikasında attığı golle oyuna 1-1'lik eşitlik getiren Podolski 89. dakikada Nuri Şahin'e arkadan sert girer. Aralarında sözlü tartışma başlar, Polonya asıllı Alman bu sırada Nuri'ye eliyle 3 ve 0 rakamlarını gösterek kendince bir hafta önceki Almanya-Türkiye maçına atıfta bulunur. Dortmundlu Kevin Grosskreuts ''Tamam, beyler...'' diyerek araya girer, tansiyonu bir süreliğine düşürür ama Nuri'nin söyleyecekleri henüz bitmemiştir. Dakikalar 90+1'i gösterdiğinde bu sefer sahneye Nuri çıkar, golünü atar ve hemen orta yuvarlakta bekleyen Podolski'nin yanına koşar. Alman yukarıdaki tepkiye umursamaz tavırlarla burun kıvırır ama Rhein Energie'de sarı formalılar çılgınca galibiyet golünü kutlarken Nuri kapağı çoktan takmıştır.  

foto: ntvspor

Video

28 Mayıs 2010 Cuma

Fransa'ya Kaptırdık


Defne Samyeli’nin temiz sunumuyla kendimizi, niyet ve hedeflerimizi iyi anlattığımızı düşünüyorum. İki büyük kozumuz vardı, mesajlarda o noktalara vurgu yapıldı, altları çizildi. Hükümet 920 milyon avroluk garanti teminatıyla organizasyonu her halükarda destekleme sözü verip 2016’ya kadar stad, ulaşım ağı başta olmak üzere yaklaşık 20 milyar euro’luk yatırımı öngörürken Erdoğan’ın Brezilya’dan, Gül’ün bizzat Cenevre’den hitabı bu teminatın birinci ağızdan ıspatı açısından önemliydi. Bir yıllık hazırlık aşaması ve önümüzdeki 6 yılın planlaması görsel verilere ek olarak iki liderin ağzında yeniden vuku buldu. Sarkozy’nin gidişini komple politik buluyorum. Platini, Sarkozy’i tüm komite üyeleriyle tanıştırmış, aynı nezaketi Gül’e göstermemiş. Bu toka olayı ve Şenes Erzik’in ‘’Üyelerin ikisi dışında tamamı AB üyesi ülkelerdendi’’ cümlesi lobi faaliyetlerindeki başarısızlığımızı özetlemekle birlikte benim Platini korkuma da bir yerde tercüman olur. Türkiye’nin henüz bu organizasyona ev sahipliği yapmaması, genç nüfusu, futbol sevgisi, açlığı tanıtım videolarının ana temasıydı. Az ve öz ‘’Çok istiyoruz’’ diye bağırdık.

Stat konusunda Fransa ve Türkiye eşit, statları yetersiz modernizasyon nedeniyle okey alamayan İtalya biraz daha geride görünüyordu. Fransa zayıf tarafımıza çalıştı. Ulaşım imkanlarını, ülke güvenliğini ön plana çıkardı. Zidane, Karembeu, Djorkaef gibi eski yıldızlarını Cenevre’ye getirip reklam/propaganda portfoyünü genişletti. Maalesef biz kendi yıldızlarımızı kullanmayı akıl edemedik. Şenes Erzik'in ‘’6 kişiden oy bekliyordum 6’sı da verdi’’ dediği bir ortamda tarafsız olduğunu iddia eden Platini’nin nasıl kulis yaptığını, makam gücünü nasıl kullandığını kafamda az çok şekillendirebiliyorum ama bu da işin doğası.

Züğürt tesellisi olsa da kaybedilen bir şey yok. Gül ‘’Ne olursa olsun bu yatırımlar söz verildiği gibi yapılacak. Türkiye için, vatandaşlarımız için’’ diyerek umut verdi. İnşallah verilen sözler tutulur da alt yapısı daha sağlam bir ülke olarak 2020 ve sonrası için daha iddialı bir aday profili çizer bu ülke.

23 Mayıs 2010 Pazar

Buradan Bir Mourinho Geçti

Stiliyle futbol gurmelerinden eksi not alan Mourinho bugün İnter’i çalıştırıyorsa bu başarıya ancak günübirlik planları ve taktik dehasının yarattığı sağlam bir futbol matematiği ile ulaşabilirdi. Karşısında hafif siklet kaldığı Chelsea ve Barcelona’yı devirebilmek için aradaki güç farkını tolere edecek ve değişen rakiplere karşı kolayca rötuşlanabilecek bir sistem geliştirmesi gerekiyordu ve o defansı kalabalık tutan, kontra atak ve arkadan Milito’ya şişirilen toplarla gol arayan İnter’i yarattı elindeki malzemeyle.

Bugün Barca’nın ortaya koyduğu bol pas ve tempoya dayalı hücum futbolu bir oyun tezidir. Mourinho’nun Messi’yi toptan uzak tutan ve aynı maçta savunma hattını beşletip daha sonra bu hattın 10 metre ilerisine ikinci bir savunma dörtlüsü kurduran 5-4-0 dizilimli (Motta kırmızı kart) oyun şablonu ise bu modern tarzın anti-tezidir. Mourinho oyunun şeklini belirleyen değildir, karşılık verendir. Onu büyük yapan ise dominant sistemleri hack’leyebilen kusursuz taktisyenliğidir.

Bu akşam Ribery’siz Bayern’in fazla seçeneği yoktu. Maicon ve Eto'o tehdidinden ötürü sol kanat devre dışı kalınca, orta saha hakimiyetini ellerine alamadıkları maçta tüm organizasyon Robben’in sağdan yaratacağı akınlara kaldı. Bayern'in elini zayıf görüp ''rest'' diyen Mourinho'nun planı yine hazırdı. Chivu'nun bölgesine Cambiasso'yla sürekli yardım getirtip ikili sıkıştırmalarla Hollandalı'nın ceza sahasına girişini engelledi. Stankovic/Chivu değişikliğinden sonra Zanetti'yi sol beke aldı ve önünde oynayan Pandev'in kontra tehdidiyle aynı kanattan ileri çıkması beklenen Philip Lahm'ı geri püskürttü. Bayern’in işleyen tek bölgesine/adamına önlem alınmış ve orta alanda Van Bommel’le Schweinsteiger bu kadar etkisiz kalmışken Robben’i biraz daha göbeğe kaydırabilirdi Van Gaal, fakat denemedi. Oyuncu değişikliklerini Hamit’in yerine Klose’yi, Olic’in yerine Gomez’i sokarak yaptı ama ikisinden de beklediği yanıtı alamadı.

İnter’in bulduğu iki gol Milito’nun becerisi ve Bayern’in alarm veren savunma tandeminin hatasıyla özetlenebilir. Julio Cesar’ın kale önünden vurduğu topu Demichelis’in üzerinden yükselip Sneijder’e indiren Milito takım arkadaşından aldığı ara pasını temiz vuruşla gole çevirdi. İkinci golde de göbekten kontraya çıkan Eto'onun pasını alıp, Van Buyten’in sağından kolayca dönerek köşeye yuvarladı.

Tipik Mourinho karakteristiğinden imza sekanslarıydı bunlar. Rakibin en çok yüklendiği bölgeye önlem al. Diğer tarafa Macion ve Eto'o ile kilit vur ve üzerine gelen rakibi az adamla yakalayıp cezayı kes. İnter iyi günündeyse bu düzeni çökertecek bir formül yok, Ancelotti de Pep de bulamadı. Yarı finalde Messi'yi toptan uzak tutan, bugün Milito'daki hedef santrfor ısrarını haklı çıkaran ve tamamen rakibe göre şekillenen tarifsiz bir şey bu. Portekizli belki yarın Real'i böyle oynatmayacak ama Mourinho'nun yerine gelecek olan önümüzdeki sene mutlaka bundan daha fazlasını sahaya koymak zorunda...

Bu geceden sabah gazete manşetlerine düşecekler; bir antrenörün takım üzerinde ne kadar etkili olabileceğini ıspat eden Mourinho, oyunu çevirmek için gerekli hamleleri yap(a)mayan Van Gaal, süper kupa ve kıtalar arasını da alırsa Barca'ya sağlam nispet yapacak olan İnter, sezonu yine de hedeflediğinin çok çok ötesinde bitiren Bayern ve dünya kupası öncesi Maradona'ya uzaklardan selam çakan adam Milito'dur.

Son olarak; Mourinho, Madrid'e gideceğini açıklamış. Hak etmişti, yolu açık olsun.

20 Mayıs 2010 Perşembe

Villa? Haksız Rekabet? Salary Cap?

Futbolda paranın karşısında durmak kolay değil. Shevchenko-Chelsea flörtü kulislerde dolanırken Gallinari ‘’Shevchenko, Milandır’’ deyip kapıyı kapatmıştı(!) O adam şimdi kariyerinin sonunda ülkesine dönüş yapan tipik yıldız eskilerinden. Manchester City’nin kalan %10’luk hissesini alarak memlekete kendi bayrağını diken Araplar’ın Kaka’ya götürdüğü 120 milyon avro’luk teklif ne tesadüftür aynı kapıdan döndü. O Kaka 67 milyon avro’ya Madrid yolunu tuttu. İki yıldır C.Ronaldo’yu alamazsınız savaşı veren Ferguson daha fazla direnemedi ve son olarak mali bataklıktan çıkamayan Valencia, D.Villa’yı satmak zorunda kaldı. Barca/Real dışındakiler bu kadar ötekileşmişken üçüncü büyüğün en kral kozunu şampiyona satmasıyla o makas daha ne kadar açılır, çukur ne kadar derinleşir, sanırım önümüzdeki yazın bir numaralı gündem konusu bu.

İngiltere (Ronaldo) ve İtalya’daki (İbra, Kaka) figür karakterlerin İspanya’ya transferi ‘’Futbolun yeni mabedi La Liga mı olacak?’’ sorusunu gündeme getirdiğinde o ara Barca’yla Real’i birbirine tokuşturmakla meşgul futbol basını ‘’Kıroyum emme para bende’’ zihniyetinin birinciyle üçüncü arasındaki puan farkının 28'e çıktığı ligde rekabet seyrinin ve buna paralel olarak lig kalitesinin düşebileceğini geç idrak etti. Ayrıca bu iki dev sanıldığı gibi Madrid’deki finali beraber oynarlar teorisini hayata geçirebilecek kadar ciddi bir fark yaratamadı diğer dünya kulüpleriyle. Manchester’ın fena bir sezon geçirmediğini, İnter’in çifte kupa artı CL finalini üst üste koyarsak ortada mali farkı tolere eden bir ikame başarısı var. Ve bugün CL finalini iki İspanyol değil bir Alman ve bir İtalyan oynuyor.

David Villa’yla başlayan furya Torres, Rooney, Ribery gibi isimlerle devam edecek. Yerel seçimler öncesi yol yaptıracağım, köprü kurduracağım vaatleriyle propaganda yapan belediye başkan adayları gibi transfer sözü verip 2. kez tahta geçen Perez yine kahveden adam toplamaya devam edecek. ''Hazır yemeyi bıraksınlar'' demiyorum ama transfer zamanı gözü dönen, sürekli taraftar gibi hareket eden Perez’in biraz topa basmasını bekliyorum. Pellegrini’yi kovup 270 milyon avro harcadığı takımın başına daha etiketli bir hoca (Mourinho) getirebilir. Fakat savunma tandeminde Garay ve Albiol oynarken Ribery peşinde koşturmaları sadece aç gözlülükle, başkanlık egosuyla ve reklam kaygısıyla açıklanabilir. Hani parayı bastırıp alırsın ama Ribery’i şu orta sahanın neresine koyarsın?

Barcelona’nın geçtiğimiz yazki hamleleri de biraz para, biraz reklam, biraz Madrid kokmakta... Eto’o gibi önceki sezon 30 gol atmış, mevcut düzende ileri üçlünün ortasında kendisi için biçilen role daha iyi bir aktör bulunamayacağına kanaat getirdiğim bir forvetin üstüne para verip Ibrahimovic’i almanın, Raul Albiol’e 15 milyon avro veren ezeli rakibine nispet yapar gibi Dmitry Chygrynskyy’e 25 milyon avro saymanın kökeninde Real’in rüzgarına sebepsiz karşılık verme içgüdüsü ararım ben.

Villa harekatıyla süratli girdiğimiz off-season arefesinde haksız rekabeti engelleyici, Stern mucidi salary cap uygulaması yine gündeme gelebilir. NBA’deki gibi pürüzsüz sonuç veren bir sistem getirilebilir mi, sanmıyorum. O çıtanın belirlenme aşaması ciddi krizler yaratır. Her ülke federasyonunun yabancı kontenjanı dahil farklı kural/prosedürü var ve bu farklılıklar arasında herkesi tatmin edecek standart bir uygulamanın çıkması zor.

Bu yaz çıldırması beklenen Sheikh Mansour bin Zayed ve kabinesini sonraya bırakıyorum. M.City’nin şampiyonlar ligi biletini alamayışına en çok ‘’Ronaldo 94 milyon avro etmez’’ diyen Platini sevinmiştir. City dördüncü bitirseydi İngiltere’de oluşabilecek yıldız göçünü hayal edebiliyor musunuz?

7 Mayıs 2010 Cuma

Totti de Özür Dilermiş!

34 yaşına gelmiş, milli takım görmüş Totti ''Lazio kümeye'' işareti yaparken aynı Lazio'nun 2 hafta sonra şampiyonluk yolundaki rakipleri Inter'e çelme takmasını bekleyecekti değil mi? O gün kendi elleriyle Lazio'nun kaderini çizmeye çalışan adam, karşısına aldığı tribünlerin Lazio-Inter maçında intikam için Inter'in 12. adamı olacağını tahmin edemedi. Hesap kesildi, 0-2 kazanan Mourinho'nun talebelerine yollarına devam ediyor.

Aynı Totti İtalya kupası finalinde bu sefer Balotelli'yi arkadan biçerek kırmızı kart gördü. Bu insanlık dışı hareketinden sonra gitti, özür diledi ama kime fayda? Yaptıklarının hem takımı hem de kendi prestiji için yarattığı yıkımın faturası büyük ve bu fatura önümüzdeki günlerde daha fazla kabaracak gibi.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Ezeli Rekabet + Düşmanlık = Yarenlik Mi?

Hafta arası Liverpool'un Manchester'ı şampiyon yapmamak için Anfield Road'da Chelsea'ye çalışacağı konuşuluyordu. Liverpool başkanı Martin Broughton'ın ''55 yıllık Chelsea taraftarıyım'' açıklaması, üstteki fotodo gördüğünüz üzere tribünlerden Rooney ve Ferguson aleyhine açılan müstehcen pankart ve Gerrard'ın uzak mesafeden Reina'ya yuvarladığı geri pasın Drogba'nın dokunuşuyla gole dönüşmesi bizim ülkemizde ne yankı uyandırırdı çok merak ediyorum.

Gece saatlerinde oynanan Lazio-İnter maçında da ev sahibi tribünler İnter'in 12. adamı gibiydi. Söz konusu ''Lazio kümeye'' diyen Totti ve ezeli rakipleri Roma olunca renkler geçici de olsa değişebiliyormuş. Hem de takımınızın her atağa kalkışına tepki gösterecek ve rakip takımın golünü ayakta alkışlayacak kadar...

Liverpool elbet işin gırgırı. Hicks-Gillet ikilisi takımı satılığa çıkarmış, yatırımlar bıçak gibi kesilecek, belki Benitez gidecek belki Torres'i tutamayabilirler vs. Hileyi hurdayı düşünecek vakitleri bile yok. Ama Lazio taraftarına helal olsun. İki hafta evvel maruz kaldıkları gayri etik davranımı cezalandırmak adına bu akşam İnter sempatizanlığı yaparak belki de Roma'ya en büyük cezayı verdiler. Kendi takımlarını karşılarına almak pahasına ve kesinlikle haklı olarak...

29 Nisan 2010 Perşembe

Tanrı'nın Sopası Yok

Basketbolda İspanyolların en ufak darbede geriye tramplen yapmalarına uyuz olurdum. Futbolda daha yaratıcıları varmış!

(Busquets, Motta'yı attırırken)

Çirkin Futbolun Temiz Çocuğu Jose Mourinho

Geçtiğimiz yıl Hiddink'in Chelsea'yle yapmaya çalıştığını bu yıl Mourinho İnter'le yaptı. Barcelona'yı oynayarak değil oynatmayarak finalin dışına itti. Camp Nou'da 3-1'i korumak için oyunu kendi yarı sahalarında kabul edeceklerini, geriye yaslanacaklarını tahmin ediyordum ama bu akşam resmen Çanakkale Geçilmez'i oynadılar. 5'li savunma hattıyla ileri uçtaki Milito arasındaki mesafenin 40-45 metre kadar olduğunu söyleyim artık gerisini siz hesap edin. Motta'nın atılmasından sonra o mesafe iyice daraldı ve 5'li hattın önüne bir 4'lü set daha dikerek 5-4-0'a döndüler. Amaç tabi ki; Barca'ya pas yaptırmayıp Messi'yi de toptan uzak tutmaktı.

Barca ikinci yarının tamamını 1. bölgede oynadı. İnter'in muhtemelen 5-10 metre arayla dizilmiş 5+4'lük defans yazılımı öne çıkmamakta diretince top 20-25 metrelik alanda dönmeye başladı. Köşeye sıkışan Guardiola kiliti Krkic'le açmaya çalışırken İbrahimovic'i oyundan alarak hata etti. Ne kadar kötü oynarsa oynasın Ibra oyunda kalmalıydı. İnter'in de üzerlerine gelmeye pek niyeti yokken defanstan bir oyuncu çıkarılabilirdi.

İnter kalesini 84'e kadar iyi savundu. 18 civarına öyle bir yığıldılar ki; 1 kişi eksik oynamanın dezavantajını hissetmediler bile. Muntari'nin ofsaytı bozduğu pozisyonda Pique'nin değme forvetlere taş çıkartacak soğukkanlılıkla attığı golle fark 1'e indi. Fakat kalan süre yetmedi ve Krkic'in gayri nizami golüyle Madrid hayali kursaklarda kaldı.

Bugün kötü futbol mu kazandı yoksa akıllı futbol mu anlamadım. Yanlış anlaşılmasın, Mourinho'ya methiyeler düzme niyetinde değilim. Bir taraftan şunu düşünüyorum: Mourinho, İnter'den bizim istediğimiz futbolu oynayarak kazanan, korkulan bir takım yaratmadığı sürece böylesine elde edilmiş anlık başarılar benim nezdimde başarı değildir. Diğer taraftan da ne kadar çirkin görünürse görünsün bir strateji üretip, bunu Barcelona'ya karşı 2 ayaklı düelloda başarıyla uygulayabiliyorsan ve dünyanın en iyi takımını alt edebiliyorsan bu da başarı değildir de nedir?

Takdir sizin...