23 Mayıs 2010 Pazar

Buradan Bir Mourinho Geçti

Stiliyle futbol gurmelerinden eksi not alan Mourinho bugün İnter’i çalıştırıyorsa bu başarıya ancak günübirlik planları ve taktik dehasının yarattığı sağlam bir futbol matematiği ile ulaşabilirdi. Karşısında hafif siklet kaldığı Chelsea ve Barcelona’yı devirebilmek için aradaki güç farkını tolere edecek ve değişen rakiplere karşı kolayca rötuşlanabilecek bir sistem geliştirmesi gerekiyordu ve o defansı kalabalık tutan, kontra atak ve arkadan Milito’ya şişirilen toplarla gol arayan İnter’i yarattı elindeki malzemeyle.

Bugün Barca’nın ortaya koyduğu bol pas ve tempoya dayalı hücum futbolu bir oyun tezidir. Mourinho’nun Messi’yi toptan uzak tutan ve aynı maçta savunma hattını beşletip daha sonra bu hattın 10 metre ilerisine ikinci bir savunma dörtlüsü kurduran 5-4-0 dizilimli (Motta kırmızı kart) oyun şablonu ise bu modern tarzın anti-tezidir. Mourinho oyunun şeklini belirleyen değildir, karşılık verendir. Onu büyük yapan ise dominant sistemleri hack’leyebilen kusursuz taktisyenliğidir.

Bu akşam Ribery’siz Bayern’in fazla seçeneği yoktu. Maicon ve Eto'o tehdidinden ötürü sol kanat devre dışı kalınca, orta saha hakimiyetini ellerine alamadıkları maçta tüm organizasyon Robben’in sağdan yaratacağı akınlara kaldı. Bayern'in elini zayıf görüp ''rest'' diyen Mourinho'nun planı yine hazırdı. Chivu'nun bölgesine Cambiasso'yla sürekli yardım getirtip ikili sıkıştırmalarla Hollandalı'nın ceza sahasına girişini engelledi. Stankovic/Chivu değişikliğinden sonra Zanetti'yi sol beke aldı ve önünde oynayan Pandev'in kontra tehdidiyle aynı kanattan ileri çıkması beklenen Philip Lahm'ı geri püskürttü. Bayern’in işleyen tek bölgesine/adamına önlem alınmış ve orta alanda Van Bommel’le Schweinsteiger bu kadar etkisiz kalmışken Robben’i biraz daha göbeğe kaydırabilirdi Van Gaal, fakat denemedi. Oyuncu değişikliklerini Hamit’in yerine Klose’yi, Olic’in yerine Gomez’i sokarak yaptı ama ikisinden de beklediği yanıtı alamadı.

İnter’in bulduğu iki gol Milito’nun becerisi ve Bayern’in alarm veren savunma tandeminin hatasıyla özetlenebilir. Julio Cesar’ın kale önünden vurduğu topu Demichelis’in üzerinden yükselip Sneijder’e indiren Milito takım arkadaşından aldığı ara pasını temiz vuruşla gole çevirdi. İkinci golde de göbekten kontraya çıkan Eto'onun pasını alıp, Van Buyten’in sağından kolayca dönerek köşeye yuvarladı.

Tipik Mourinho karakteristiğinden imza sekanslarıydı bunlar. Rakibin en çok yüklendiği bölgeye önlem al. Diğer tarafa Macion ve Eto'o ile kilit vur ve üzerine gelen rakibi az adamla yakalayıp cezayı kes. İnter iyi günündeyse bu düzeni çökertecek bir formül yok, Ancelotti de Pep de bulamadı. Yarı finalde Messi'yi toptan uzak tutan, bugün Milito'daki hedef santrfor ısrarını haklı çıkaran ve tamamen rakibe göre şekillenen tarifsiz bir şey bu. Portekizli belki yarın Real'i böyle oynatmayacak ama Mourinho'nun yerine gelecek olan önümüzdeki sene mutlaka bundan daha fazlasını sahaya koymak zorunda...

Bu geceden sabah gazete manşetlerine düşecekler; bir antrenörün takım üzerinde ne kadar etkili olabileceğini ıspat eden Mourinho, oyunu çevirmek için gerekli hamleleri yap(a)mayan Van Gaal, süper kupa ve kıtalar arasını da alırsa Barca'ya sağlam nispet yapacak olan İnter, sezonu yine de hedeflediğinin çok çok ötesinde bitiren Bayern ve dünya kupası öncesi Maradona'ya uzaklardan selam çakan adam Milito'dur.

Son olarak; Mourinho, Madrid'e gideceğini açıklamış. Hak etmişti, yolu açık olsun.

22 Mayıs 2010 Cumartesi

İzle, İzlettir

The bing bang theory ve How I met your mother’ın çaptan düşmesiyle başlayan yeni sitcom arayışımın son durağı oldu Two and a half men. Eskiden denk geldikçe cnbc-e’den izlerdim ama düzenli olarak 7. sezondan itibaren takip etmeye başladım. Taş fırın erkeği Haluk’la light erkek Selami kadar tezat olmasalar da hayata farklı açıdan bakan iki kardeş ve bu tandemden kendi kimliğini oluşturmaya çalışan bir ergenin keyifli hikayesini konu ediyor bu güldürü. Basit konuları ele alan fakat araya sıkıştırdıkları detayları incelikle işleyip sinekten yağ çıkarmayı ve yeri geldiğinde sağlam göndermeler yapmayı bilen bir oyuncu/yapımcı ekürisine sahipler.

Ana oyuncu rotasyonu çok kalabalık görünmeyen dizide yardımcı karakter ve misafir oyuncu tercihlerindeki isabet 7 yıldır ekranda kalmalarının belki de püf noktası. Kendi özelimde evin hizmetçisi Berta’ya ayrı bir hayranlığım var. 7*21 Gumby with a Pokey bölümünde esmiş, estirmiştir. Mutlaka izlenmeli…Bu sezon Chelsea’nin babası olarak karşımıza çıkan, Prison Break’in nam-ı diğer Warden’ı Stacy Keach’in gay tiplemesi de ayrı bir keyif kattı. 7. sezon finaline yaklaşılırken yeni sezon için bir anlaşma yapıldı mı bilgim yok. Fakat yapıldıysa Salı sabahlarımın vazgeçilmezi olmaya devam edecekler…

Sitcom demişken Çocuklar Duymasın efsanesi ekranlara geri dönüyor. Ben eski tadı vereceğini sanmıyorum ama Geniş Aile'nin yanına meze olabilirler.

20 Mayıs 2010 Perşembe

Kopenhag'da Arsenal'i Tutan Taraftarın Başkanı Söylüyor Bunları...

Canı yanmış kulüp yöneticilerinin türlü psikolojik yön değiştirmelerine sahne oldu bu ülke futbolu. Kimi hakeme kızdı, ayak üstü kulüpler birliği başkanlığını bıraktı(!) Kimi penaltımız verilmedi diye takımını sonraki maçlara PAF takımıyla çıkardı(!) Kimi bilmem X istifa etmezse biz de önlemimizi alırız diyerek federasyona kafa tuttu. Aziz Yıldırım’ın dünkü basın toplantısından çok malzeme çıkar ama Fenerbahçe’nin durumundan öte beni iki konu bağlar. Birincisi; ''Ortada bir suçlu varsa o suçlu benim’’ diyerek başladığın toplantıda Rüştü’nin performansına şaibeli demek üzerinde oturduğun makama yakışmadı. Nerede ıspat? Nerede delil? Elinde belge olmadan, sözüm ona telefon kayıtlarıyla Rüştü’yü töhmet altında bırakmak neyin nesi? Yanlış anlaşılmasın, Rüştü'yü savunmuyorum fakat ortada kanıt varsa hakkını arayacağın yer herhalde toplantı salonu olmamalı! Çıkar, ilgili makama başvurursun. Faturayı başkalarına kesmenin, Mete Düren'e prosedür öğretmenin manası yok.

İkincisi; Fenerbahçe’ye karşı basında aleyhtarlık yapılıyormuş. Ben daha dün Arsenal-Galatasaray Uefa finali oynanmadan evvel Saracoğlu’nda Arsenal atkısıyla gezen, ‘’Seninleyiz Arsenal’’ pankartı açan Fenerbahçeliler olduğunu biliyorum. Beşiktaş’ın 8-0’ını ti'ye alan, Cimbom’un Uefa şampiyonluğunu ‘’Yahu kimlerle oynadılar ki? İşte Bologna, Dortmund…Pehhh!’’ deyip geçiştiren gazeteci/yorumcular tanıyorum. Medyayı objektif olmamakla suçlarken altındaki gerekçeler iyi okunmalı. Biz Avrupa’da bile yabancıyı tuttuk, kendi renklerimize düşman olduk, antipatik olduk. Şampiyonluktan kopmuş Cimbom’un ‘Fener olmasın da kim olursa olsun’ temennisi bu topraklarda yalnız ezeli rekabetle açıklanamaz. Kin vardır içinde, ona Arsenal'i tutturacak düşmanlık vardır. Fenerbahçe ikinci gol için paniklerken Galatasaray işte bu yüzden yarım saatliğine Bursa olur. Kahve köşesindeki Beşiktaşlı beyazın yanına bir de yeşili koyar. Beşinci büyüğü istemez dediğim Trabzon canını dişine takar. Bu bir...

Cristian'ın Ankaragücü maçındaki gol sevinci, Avrupa'da olgunlaşması gerekirken çocuklaşan Emre'nin boğaz kesme hareketleri ve Volkan'ın topa poposuyla müdahale ettiği Galatasaray maçıyla Fenerbahçe kendi düşmanlarını yarattı. Antipatik oldu, isminin önüne anti koydurdu. Anadolu'dan şampiyon çıkarsa fena olmaz temennisi o andan itibaren Bursa sempatizanlığına dönüştü. Rengini sakınmadan belli eden, sütunlarını ona göre şekillendiren medya içimizdeki kini körükledi ve Bursa'nın şampiyonluğunu biz şampiyon olmuşuz gibi sevindirecek hale getirdi (doğru yada yanlış). Bu da iki...

İsyan etmeden önce ülkedeki medya/taraftar profilinin bu noktaya nasıl geldiğine bakalım. Sonra gerçekleri konuşmaya başlayalım Aziz Bey...

Villa? Haksız Rekabet? Salary Cap?

Futbolda paranın karşısında durmak kolay değil. Shevchenko-Chelsea flörtü kulislerde dolanırken Gallinari ‘’Shevchenko, Milandır’’ deyip kapıyı kapatmıştı(!) O adam şimdi kariyerinin sonunda ülkesine dönüş yapan tipik yıldız eskilerinden. Manchester City’nin kalan %10’luk hissesini alarak memlekete kendi bayrağını diken Araplar’ın Kaka’ya götürdüğü 120 milyon avro’luk teklif ne tesadüftür aynı kapıdan döndü. O Kaka 67 milyon avro’ya Madrid yolunu tuttu. İki yıldır C.Ronaldo’yu alamazsınız savaşı veren Ferguson daha fazla direnemedi ve son olarak mali bataklıktan çıkamayan Valencia, D.Villa’yı satmak zorunda kaldı. Barca/Real dışındakiler bu kadar ötekileşmişken üçüncü büyüğün en kral kozunu şampiyona satmasıyla o makas daha ne kadar açılır, çukur ne kadar derinleşir, sanırım önümüzdeki yazın bir numaralı gündem konusu bu.

İngiltere (Ronaldo) ve İtalya’daki (İbra, Kaka) figür karakterlerin İspanya’ya transferi ‘’Futbolun yeni mabedi La Liga mı olacak?’’ sorusunu gündeme getirdiğinde o ara Barca’yla Real’i birbirine tokuşturmakla meşgul futbol basını ‘’Kıroyum emme para bende’’ zihniyetinin birinciyle üçüncü arasındaki puan farkının 28'e çıktığı ligde rekabet seyrinin ve buna paralel olarak lig kalitesinin düşebileceğini geç idrak etti. Ayrıca bu iki dev sanıldığı gibi Madrid’deki finali beraber oynarlar teorisini hayata geçirebilecek kadar ciddi bir fark yaratamadı diğer dünya kulüpleriyle. Manchester’ın fena bir sezon geçirmediğini, İnter’in çifte kupa artı CL finalini üst üste koyarsak ortada mali farkı tolere eden bir ikame başarısı var. Ve bugün CL finalini iki İspanyol değil bir Alman ve bir İtalyan oynuyor.

David Villa’yla başlayan furya Torres, Rooney, Ribery gibi isimlerle devam edecek. Yerel seçimler öncesi yol yaptıracağım, köprü kurduracağım vaatleriyle propaganda yapan belediye başkan adayları gibi transfer sözü verip 2. kez tahta geçen Perez yine kahveden adam toplamaya devam edecek. ''Hazır yemeyi bıraksınlar'' demiyorum ama transfer zamanı gözü dönen, sürekli taraftar gibi hareket eden Perez’in biraz topa basmasını bekliyorum. Pellegrini’yi kovup 270 milyon avro harcadığı takımın başına daha etiketli bir hoca (Mourinho) getirebilir. Fakat savunma tandeminde Garay ve Albiol oynarken Ribery peşinde koşturmaları sadece aç gözlülükle, başkanlık egosuyla ve reklam kaygısıyla açıklanabilir. Hani parayı bastırıp alırsın ama Ribery’i şu orta sahanın neresine koyarsın?

Barcelona’nın geçtiğimiz yazki hamleleri de biraz para, biraz reklam, biraz Madrid kokmakta... Eto’o gibi önceki sezon 30 gol atmış, mevcut düzende ileri üçlünün ortasında kendisi için biçilen role daha iyi bir aktör bulunamayacağına kanaat getirdiğim bir forvetin üstüne para verip Ibrahimovic’i almanın, Raul Albiol’e 15 milyon avro veren ezeli rakibine nispet yapar gibi Dmitry Chygrynskyy’e 25 milyon avro saymanın kökeninde Real’in rüzgarına sebepsiz karşılık verme içgüdüsü ararım ben.

Villa harekatıyla süratli girdiğimiz off-season arefesinde haksız rekabeti engelleyici, Stern mucidi salary cap uygulaması yine gündeme gelebilir. NBA’deki gibi pürüzsüz sonuç veren bir sistem getirilebilir mi, sanmıyorum. O çıtanın belirlenme aşaması ciddi krizler yaratır. Her ülke federasyonunun yabancı kontenjanı dahil farklı kural/prosedürü var ve bu farklılıklar arasında herkesi tatmin edecek standart bir uygulamanın çıkması zor.

Bu yaz çıldırması beklenen Sheikh Mansour bin Zayed ve kabinesini sonraya bırakıyorum. M.City’nin şampiyonlar ligi biletini alamayışına en çok ‘’Ronaldo 94 milyon avro etmez’’ diyen Platini sevinmiştir. City dördüncü bitirseydi İngiltere’de oluşabilecek yıldız göçünü hayal edebiliyor musunuz?

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Bir Carter Vardı, Hido'ya Tercih Edilen...

Otis Smith ‘’Carter’ı Hedo’ya tercih ettik’’ derken muhtemelen bunu düşünmemişti. Kritik anlarda topu tereddütsüz teslim ettikleri, mr. fourth quarter lakabını gururla taşıyan bir oyuncuyla engebeli yollarda yürümemiş, baskı altında ezilmekle ünlü bir yıldız eskisi arasındaki seçimin faturasını ödeme günüdür bugün. Skor 95-92 iken çizgiden 2’de 0 atan Carter’ın bu akşam göreceği rüyayı tahmin etmek zor değil. Bu psikolojiyle serinin devamını nasıl getirir, onu da rüyasında koçu düşünür. Bugün Howard’ı daha efektif kullanmış, dışarıdan şut sokamadıkları maçta Redick üzerinden 16 sayı bulmuş olabilirler. Fakat 4 kısa + 1 uzun sisteminin çıkış noktası ve en hayati dişlisi Rashard Lewis’dir ve bu adamı devreye sokamadıkları sürece seride var olabilme şansları yoktur.

Orlando hücumunda çarkın düzenli dönmesini sağlayan nokta; pota altında Howard’ı düzenli kullanmakla birlikte; içerideki uzunun yahut penetre eden kısanın yardım geldiğinde topu dışarı çıkarması ve devamında topu hızlı çevirip boştaki oyuncuyu bulana kadar pas trafiğini sürdürmektir. Bugün o bahsini ettiğim penetre tehdidini ne Nelson’la ne Carter’la yaratamadılar. Boston’ın çok iyi yardımlaşan ve bu sayede rakibin arka alandaki hızlı pas temposuna ayak uydurabilen savunması da tahmin edersiniz ki Orlando’nun yüzde 39’luk saha içi yüzdesinin ana sebebidir.

Boston’da ilk maçın kahramanı Ray Allen’la iki maçtır yerinde sayan Garnett piyasada yoktu. Nelson’ın yanından adeta yürüyerek potaya giden Rondo hem penetreleri hem de riske edilen orta mesafe şutuyla müthiş üretim sağladı. Kaşla göz arasında 25 sayı, 8 asist yaptı. Pierce’ın 28-5-5’i de psikolojik yıkıma sebebiyet veren LeBron eşleşmesinden sonra yıldız oyuncunun Carter ve Pietrus’un savunmasından pek şikayetçi olmadığının göstergesi olsa gerek. İlk maçta Ray Allen, bu maçta Rondo ve Pierce, belki yarın Garnett...Başroller değişse de sahne hep Boston'ın...

Yarı finallerde üç kez süpürge gördükten sonra doğu finalinde de deplasman takımının 2-0’ı bulması açıkçası insanda yazma iştahı bırakmıyor. Boston’ın son çeyrekteki basit top kayıpları olmasaydı bugün muhtemelen dükkanı erken kapatacaktık. Finalde Paul Pierce gözümüzün içine baka baka ‘bitirmeye geliyoruz’ dedi. Biz de Bobcats ve Atlanta gibi yumuşak geçen iki serinin ardından adeta duvara çarpan Orlando’yu, bilhassa Carter’ı ve finalde de Otis Smith’i görmek için sabırsızlanıyoruz.

18 Mayıs 2010 Salı

Shannon Hava Yolları

Vince Carter'ın Sydney olimpiyatlarında Frederic Weiss'ın üzerinden vurduğu smacı hatırlattı bir an. Ne olursa olsun en iyi 5 harekete konmalı... Madem bunları yapabiliyordun, slam dunk'ta nerdeydin be adam!



Lakers'dan Acımasız Gerçekler

Maçtan önce Lakers için pota altı Phoenix için bench faktörü artı değerler olarak göze çarparken Suns’ın bank avantajını nört’leyecek iki done vardı elimizde. Birincisi; Suns rotasyonuna derinlik kazandıran iki oyuncu Frye ve Dudley’nin final duvarına toslama ihtimaliydi ki; ilk maç en azından benim öngörümü doğruladı. İkilinin total üretimi 2/13 isabetle 8 sayı. Dudley’nin durumu oyunda kaldığı süre içerisinde Kobe’yi savunmak(!) zorunda kalmasıyla açıklanabilir. Fakat 1/7 ile üçlük atan ve Gasol'e karşı içeride zayıf kalan Frye açık ara takımın en zayıf halkasıydı. Dragic’in 13, Barbosa’nın 11 sayısı Kobe’nin havluyu kafasında sardığı dakikalarda geldiğinden benim için istatistiklere yansıdığı kadar önem arz etmiyor. Jordan Farmar için de benzer şeyler söylenebilir. Gerçi sezon boyunca görev adamlarından istikrarlı katkılar alamayan Lakers’ta Odom 19 sayı, 19 ribaund yapıyorsa, Shannon Brown 9, Farmar 10 sayı atıyorsa bence üretimin hangi ara ne vakit gerçekleştiğinin bir önemi yok. Lakers’ın bank zaafını tolere edecek diğer nüans; Kobe 38, Gasol 37 ve Artest 36 dakika süre alıyor ve bu üçlü uzun süre sahada kaldığından geriye yedeklenmesi zaruri iki pozisyon kalıyor. Bynum’ın formsuzluğu pota altı avantajının sizde olduğu bir seride elinizde Odom ve Gasol gibi alternatifler varken fazla göze batmaz. Her seri öncesi takımın tartışmasız en yumuşak karnı olan PG pozisyonunda da Farmar ve Brown’ın göstereceği bu tip günübirlik performanslar (bunu pek sık göremesek de) ve Fisher’a 3 yıldır bu kapıdan ekmek yediren anlık play-off patlamalarıyla bir şekilde defolar kapatılabilir.

Bir gece evvel doğu finali ilk maçını seyrederken Celtics önce Howard’ı içeride agresif savunup, topu yakın aldığında faul yaparak potaya yürümesini engellemiş ve yardım savunmasıyla arka alanda Orlando’nun pas trafiğini engelleyerek 4 kısa + 1 uzun sisteminin anahtar parçası olan top rotasyonlarına çomak sokmuştu. Orlando’yla hücum stratejisi benzeşen Suns birinci çeyreğin ilk 6 dakikasında topu iyi çevirerek boş şutlar bulup 20 sayıya ulaştı. Fakat Lakers kısalarının arka alanda bol bol switch yapıp adam değiştirirek uyguladığı ve görmeye pek alışık olmadığımız savunmasına yanıt veremediler. Frye’ın 7’de 1’ini çıkarsak bile geriye kalan 15’de 4’lük üç sayı oranı kesinlikle Suns’ın rakamları değil.

Diz rahatsızlığından dolayı hafta arası idmanlara çıkamayan Kobe kelimeleri yine kifayetsiz bıraktı. Sakat hali buysa… ile başlayıp alabildiğine uzayan cümlecikler kurdum maç boyunca. 40-5-5 gayet etkileyici, daha etkileyici olanı 40’ı atarken ne kadar verimli oynadığı…Son dakikalarda şut idmanına başlayan Artest her halükarda sınıfı geçenlerden…Boyalı alan sayılarındaki Lakers üstünlüğü (20 fark) ise beklentilerin parke üzerine dökümü... Phoenix uzunlarının içeri giremediği ortamda Amare’nin 23 sayısı çoğunlukla orta mesafe şutlarıyla alakalı… Nash’in tepeden getirip uzunlara servis ettiği pick and roll oyununu bu sabah iki yahut üç kez izledik. Her seride oyun kurucu pozisyonunda zayıf kalan Lakers, Odom-Bynum-Gasol gibi farklı özellikleriyle birbirini çok iyi tamamlayan uzun rotasyonu sayesinde her seride boyalı alana hükmetmeyi biliyor. Thunder ve Jazz’dan sonra Phoenix’in de bu üçlüye bir yanıtı yok. Tıpkı Kobe’ye yanıtları olmadığı gibi…

Uzun bir seri izlemek için üretilebilecek en optimist düşünce; bugün Lakers çok ekstra oynadı. Suns diğer maçlarda bu kadar kötü şut atmaz ve türevleri olabilir. Fakat Kobe’yi sakatlık bile durduramazken, pota altında bu kadar ezici bir üstünlük yakalamışken elinde kozu bulunmayan Suns’ın göstereceği iyi şut performansı bile rüzgarın yönünü çevirmeye yeter mi, pek sanmıyorum. 4-1 Lakers’a doğru gidiyor…

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Sivas'ın Araladığı Kapıdan Bursa Geçti

Geçtiğimiz yıl Sivas’ı uğurlarken ‘’Tarih kazananları yazar ama detayları unutmamak gerek’’ demiştik. Gönüllerin şampiyonu biraz züğürt tesellesi olmuştu. Sivas’ın o gün araladığı reform kapısından bugün bir Anadolu büyüğü geçti, 5. büyük, artık 5. şampiyon, Bursaspor… Dün Ertuğrul Sağlam için ‘’Bursa’ya gitti. Yarın o da nöbetçi antrenör olur çıkar. ‘’ diyenler bugün kapalı kapılar ardında hocaya alkış tutar. O hoca Ali Tandoğan (Beşiktaş), Hüseyin Cimşir (Trabzon), Ömer Erdoğan (Galatasaray) gibi Bursa’ya kovularak gelen oyuncularla Volkan Şen, Sercan Yıldırım, Ozan İpek gibi potansiyelli ama henüz bir şey ıspatlamamış gençleri harmanlayıp 1,5 sene gibi kısa bir sürede Bursa'yı yarattı. Bursa bugün hem duran toptan, hem kanatlardan hem de çeşitli set varyasyonlarıyla sonuca gidebilecek kadar hücum opsiyonu bol hem de kalesinde 26 gol görüp bu alanda lig ikincisi olabilecek kadar kaliteli bir savunma takımı… Geçtiğimiz yıl Sivas’ın son düzlüğe girerken 30. hafta Antep’e ve 31. hafta İstanbul Bş. Bld’ye yenilmesinden hareketle benzer baskı sendromları Bursa için de senarize edildi fakat Sağlam’ın öğrencileri baskıyı olgunlukla göğüsleyip Beşiktaş’ın fişini ilk yarıda çekerek gerisini Trabzon’a tevekkül etti.

Sezona 3 yıl üst üste şampiyonluk parolasıyla giren Fenerbahçe seyirci gazıyla agresif başladığı maçta golü erken buldu. Fakat baskıyı devam ettirip ikinciyi kovalamak ve rakibin direncini kırmak yerine geriye çekilip kontrollü oyunu tercih edince Trabzon'a açık kapı bıraktılar ve 1-1'den sonra bu anlayış stres ve baskı olarak kendilerine geri döndü. İkinci yarı bordo mavililer İstanbul deplasmanına gelmiş tipik Anadolu takımı gibi kabuğuna çekildi. Trabzon’un geriye yaslanması beklenilir bir olay. Fakat Alanzinho, Engin gibi kaptıkları her topla çabuk kontraya çıkabilen, orta sahası çabuk ayaklardan kurulu bir takım hücuma çık(a)mamakta diretince Kadıköy'de Barca-Inter CL yarı final rövanş maçından kesitler görmeye başladık. İkinci yarı Volkan kaç kez topla aynı kadraja girdi, bilmiyorum. Oyunun 1. bölgede 20-25 metreye sıkışmasıyla birlikte son yarım saatlik dilimde sayısız gol fırsatı yakaladığı sarı lacivertliler… Vederson’un soldan bindirmeleri, Gönül’ün sağdan getirdiği ve altı pas üzerinde topun girmiyorum kardeşim diye ayak dirediği karambol, Cristian’ın direkten dönen bazukası, Gökhan Ünal’ın topu sağına çekerken mundar ettiği akın, yine aynı Gökhan’ın Onur’un sağına giden müthiş plasesi, Alex’in penaltı noktasından dağlara taşlara vurduğu top dahil sayısız tehlike yaşadı Trabzon kalesi. Dillere pelesenk olmuş o futbol şansı denen hayalet bugün onların yanında değildi. Savunmada etten duvar ören Giray, Egemen ve Volkan dışında alternatifi görünmeyen milli takım kalesinin an itibarıyla varisi Onur bu akşam şampiyonu tayin etti.

Trabzon 95-96'nın rövanşını alırken Daum yine final oyna(yama)ma sendromuna tutuldu. 2006'daki Denizli faciası dışında Herr Daum 1999/2000'de de Leverkusen'le son haftaya 3 puan farkla lider girmiş ve o hafta küme düşmüş Unterhaching'ten alınacak 1 puan yetecekken zayıf rakibine 2-0 kaybedip averajla Münih'i şampiyon yapmıştı. Tarih 3. kez tekerrür etti ve bir mucize olmazsa o adam önümüzdeki yılı memleketinde geçirecek.

Trabzon kalecisi Onur'la birlikte gecenin diğer kahramanı Fenerbahçe anonsörüydü. Bugün şampiyonluk kaybedilebilir ama o anons skandalı nasıl izah edilir, bir fikrim yok. Bursa-Beşiktaş maçına 2-2 diyip Fenerbahçeli futbolculara geri pas yaptıran, oyunun soğumasına ve maç sonundaki komik sevinç görüntülerine sebep olan arkadaşın anonsörlük kariyerinin son demleri fazlasıyla trajikomikti. Diğer tarafta Rüştü ve Toraman’ın yediği/yedirdiği iki golün tutulacak tarafı yoktu.

resim: sporx.com

14 Mayıs 2010 Cuma

LeBron'un İçi Boş Triple Double'ı Yetmedi

‘’Kimse merak etmesin, burada ben varım’’ demekle olmuyor. İyi günündeyken bile tek başına yetmezken yaverleri olmadan başaramazdı, başaramadı da. Basketbol tanrıları bir kez daha takım olamadınız gerçeğini suratlarına vurdu, sanırım gecenin özeti de buydu. Ray Allen’ın kötü şut attığı, Perkins’in hücumda yine sınırlı kaldığı ve Pierce’ın ortalıktan kaybolduğu yani Boston ilk 5 oyuncusundan 3’ünün direkt devre dışı kaldığı ilk yarıda Mo Williams’ın 20 sayılık ekstrasına rağmen devreyi geride bitirmeleri tamamıyla LeBron’un performansı ve top kaybı rakamlarıyla ilintili… Böylesine kritik maçta 24 top kaybediyorlarsa kazanmaları için Tanrı’nın Clevelandlı olması lazım. Ancak bir lise takımının yapacağı türde hatalar... Penetre ederken üç kişinin arasına bodoslama dalmak, iki metre yanındaki takım arkadaşına pas geçirememek, topu sektirirken bacağına vurdurup rakibin önüne düşürmek… Daha ne söyleyim! Dahası; bugün istatistikler de bize yalan söyledi. LeBron 27-19-10 yaparken 21 şutta 8 isabeti ve 9 top kaybı aslında ne kadar verimli (!) oynadığının göstergesi. Önceki maça kıyasla daha istekli daha agresifti ama bu azmi 46 dakikaya yayamadı. Her 4-5 dakikalık dilimde bir saman alevi gibi parlayıp söndü. Tenefüs zilini bekleyen tembel öğrenci gibi bedeni salonda (sınıf) aklı dışarıdaydı (bahçe).

İkinci yarıda girişte bahsini ettiğim takım olma mevzusuna vurgu eden, ders niteliğinde bir basketbol oynandı. Mo Williams kendi standartlarına dönünce, LeBron’un da sendelediği o kritik dakikalarda hep 3. bir el aradı Cleveland. Varejao’dan hücumda bir şeyler yaratması beklenemezdi, haksızlık olurdu. Keza LeBron’un peş peşe soktuğu ve Doc Rivers’a mola aldıran kritik 2 üçlüğün ardından (fark 4’e inmişti) mola dönüşü Brezilyalıyı üst üste iki kez pick and roll'de kullandılar ve Varejao orta mesafeden çemberi bulamadı. Aynı oyunu Jamison üzerinden oynasalardı o rüzgarla anlık da olsa bir ivme yakalanabilirdi. Parker'la birlikte ilk 5'in hücumda işlemeyen diğer parçası Jamison takas faciası olarak tarih kitaplarındaki yerini almıştır. Ekrandaki ikili salondan yükselen ‘’New York Knicks, MSG’’ tezahüratına vurgu ederken acaba Shaq aktif oyunculuk kariyerinin son anlarını yaşadığının farkında mıydı? Shaq’ı KG ile eşleştiren zihniyetin buradan ne çıkarım beklediği ayrı bir tez konusu. Garnett orta mesafeden soktukça bir şeylerin ters gittiği anlaşılmıyor muydu? Mike Brown’un bazı noktalarda farklı stratejiler üretmesi bekleniyordu, bu teorilerin çoğu pratikte çöpe gitti. Rondo’yu elindeki en iyi dış savunmacılardan Delonte West ile durdurma fikri mantıklıydı. Fakat West’in oyunda olduğu dakikalarda Parker da kenara gelince Moon/West ikilisi zaten hali hazırda üretemeyen Cleveland’ın hücum gücünü iyice dibe vurdurdu. İkinci çeyrekte Rondo’yu LeBron’a verdiler ama bu match-up’ta ısrarcı olmadılar. Rondo 21 sayı, 12 asisti hangi arada yaptı merak ediyorum!

LeBron bu kadar gel-git yaşarken, Mo Williams frene basarken ve top kayıpları almış başını giderken Cleveland’ın son 4 dakikaya girene kadar oyunun içinde kalması tarifi namümkün bir basketbol mucizesidir. Farkı yaratansa gününde olmayan asların ve kenarda bekleyen yedek parçaların yaptığı katkılardır. Ne kadar kötü oynarsa oynasın işte Paul Pierce bugünler için var. Rasheed’in can yakan üçlükleri, Tony Allen’ın taraftarı havaya sokan enerjisi tabelaya yansıdığından çok daha fazlasını içermektedir. Doc Rivers sahaya sürseydi Nate Robinson bile katkı yapardı gibi geldi bir ara. Cleveland ise buna karşın yedek bankından sadece 13 sayı bulabildi.

Cleveland, Boston’ı karambole eleseydi play-off’larda kabuğuna çekilen bu oyuncu grubuyla ligin en geniş kadro derinliğine sahip takımlarından Orlando karşısında ne yapardı, onun da ötesinde Lakers’ın karşısına nasıl çıkarlardı, bilmiyorum. Neresinden bakarsanız bakın tünelin ucunda ışık görünmüyordu. Cavs’ın 61-21’lik derecesine bakarsak sanırım istatistikler bize 2. kez yalan söyledi. Kobe-LeBron finali kursaklarda kalırken Celtics’in çıkışı en azından biz basketbol severlere daha keyifli bir konferans finali vaat etmiş görünüyor.

13 Mayıs 2010 Perşembe

LeBron ve Karakter!

Sanal alemde spor dünyasının medyatik profillerini turlarken Kaan Kural’ın twitter’ında şu videoya rastladım. LeBron James’in 5. maç faciasını pozisyon pozisyon ele almışlar, faydalı bir argüman. Potaya ilk toplu drive’ını 13. dakikada yapması, Jamison’ın elinde patlayan hücumda zayıf tarafta bekleyip kendi kendini izole etmesi, tepeden Varejao’yla oynarken elindeki kauçuğu 1.5 metre yakınındaki Brezilyalının 2 metre önüne fırlatması eminim herkese ‘’Sahadaki 23 numaralı adam olsa olsa LeBron’un simülasyonudur’’ dedirtmiştir ama o 23 numaranın oyundan kafaca kopuk olduğunu daha bariz ıspat eden iki önemli pozisyon var; iki miss match-up… Birinde Garnett perdeye giderken Jamison, KG ile birlikte yüksek posta çıkıyor. Shaq da yerini sebepsiz yere terk edip bu ikiliye yanaşınca Perkins, LeBron’la yalnız kalıyor. Buraya kadar sorun yok. Fakat Rondo içeride ısrarla top isteyen Perkins’e pası göstere göstere atarken LeBron, Perkins’le 1’e 1 kaldığını idrak edemiyor ve zayıf tarafa doğru hareketlenerek Perkins’e pozisyon kapısı açıyor. Diğerinde Pierce’ın perdesinden sonra Mo'yla switch yapıp Rondo’nun karşısına geçiyor kral. Rondo içeri hareketlenince Mo yardıma geliyor fakat LeBron rakibinin basit pas fake’ine aldanıp yine basit bir kol hamlesiyle Rondo’ya bu sefer penetre için koridor açıyor. Kaçan jump shot’ların üstü ‘’Gününde değildi’’ bahanesiyle kapatılabilir ama bu iki pozisyonun gerçekten savunulacak bir tarafı yok.

Sağ dirseğindeki sakatlığın kendisini rahatsız ettiğini düşünmüyorum. Beş gün önce 38-8-7 yaparken aynı dirsekle oynuyordu. Maçtan sonraki ‘’7 yıl içinde 3 kez kötü oynuyorsanız daha kolay tepki görüyorsunuz’’ lafını da kabul etmiyorum. Geçtiğimiz yıl Dwight Howard’ın Boston serisindeki ‘’İstediğim pasları alamıyorum’’ isyanından sonra 2010’un gafı açık ara budur. Ben sorunun daha çok karakter olduğunu düşünüyorum. LeBron’un yetenekleri elbet tartışma konusu edilemez ama Murat Murathanoğlu’nun tabiriyle azmasını beklediğimiz maçta bu kadar sönük, oyundan bu kadar kopuk kalmasının da mantıklı izahı olamaz. Bunun gününde olmamakla alakası yoktur. Kritik eşiklerde takımına basamak atlatamayan adam olarak loser damgası yemesi yakındır. Çoğunluk ''Bu çöplüğün kralı LeBron’dur'' derken benim Kobe’yi LeBron’un önüne koyma gerekçem de budur. Geçtiğimiz yıl ihaleyi play-off’larda eziliyor diye Mo Williams’ın üzerine yıkan Amerikan medyasının bu sefer adres şaşırmadan direkt LeBron’u hedef seçmesi diğer yan parçaların sabıkalarını temize çıkarıyor görünebilir. Fakat James’e sorumluluklarının hatırlatılması adına bence daha ehemmiyetli…

‘’LeBron ayrılmayı kafaya koymuş, bu yaza yolcu’’ diyenler var, kapitalist dünya sonuçta. Biz bu ligde Boozer gibi yöneticilere ters köşe yapıp Utah’a kaçan, Kidd gibi takası gerçekleşmeyince ne migreni tutanlar gördük. LeBron da illa ki piyasayı süzgeçten geçirir. Gider mi derseniz? Bilemem. Ama Cleveland’a şampiyonluk kazandırmadan giderse ayıp eder derim.