12 Mayıs 2010 Çarşamba

Beşiktaş'ın Transfer Açmazları

Aykut Kocaman-Daum polemiğinden sonra sportif direktörlük olayı bu ülke için fazla modern kaçıyor farkındayım ama bu kavramı futbolumuzun içerisine yedireceksek kaşıktan ilk tadacak takım kesinlikle Beşiktaş olmalı. Fenerbahçe’nin Aykut uyarlaması gibi Metin Tekin’i aynı mevkiye oturtup yıllanmış futbolcu eskisini GM yapma rutinine mi uyarlar, Haldun Üstünel'in siyah-beyaz olanını mı bulurlar yoksa bambaşka metodlar mı geliştirirler bilmiyorum ama bu takıma transferde yol gösterecek birileri şart arkadaş. Barca gibi tohumdan yetiştiremiyor, Arsenal gibi dünyanın dört bir yanına scout’lar gönderip yetenek avına çıkamıyorsan sanırım en makulü bu. Hoş, bizim yetenek avı dediğimiz olay teknik direktörün X futbolcusunu bir kez tribünde canlı izlemek için Avrupa’nın bilmem ne kentine yaptığı charter seferlerinden ibaret. İlhan Cavcav gibi Afrika’larda Acun Firar’da çekip, öldü fiyatına ithal siyahiler bulma devri de geçti. Şimdi devir yıldız eskilerine para bayılıp marketing yapma devri. (Neyse konudan sapmayalım)

Beşiktaş, Batuhan’ın bonservisini 2.1 milyon avro karşılığında Eskişehir’e satmış. Batuhan’ın Eskişehir’den başka bir takıma satışından %25 pay alacakmış. Gideceği takım Fener veya Cimbom olursa ayrıca 5 milyon euro’yu kasasına koyacakmış ki; bu hem çok komik hem de maalesef tartışmanın birinci dereceden mevzu bahisi değil. Mesele; Batuhan’dan adam gibi yararlanamayan Beşiktaş’ın genç oyuncuyu Sercan için 10-12 milyon avro’ların konuşulduğu ortamda 2 milyon avro gibi komik rakamlara satmak zorunda kalması…

Batuhan gençlik ateşini dizginleyemedi. Medyatize edildikçe, pohpohlandıkça beyni döndü. Erkenden kaprisli, egolu yıldız rolüne soyundu. Saha dışına taşmaya, koçuyla tartışmaya başladı, A2’ye kadar düşürüldü, buna itirazım yok. Batuhan’ın gönderilmesine de itirazım yok. Belli ki; telafisi mümkün olmayan yanlışlar yapılmış. Yoksa kimse 19 yaşındaki potansiyeli elinden bu kadar ucuza çıkarmaz, çıkaramaz. Tek üzüntüm; Beşiktaş'ın bu genç beyni disipline etmek adına biraz pişsin kisvesi altında Eskişehir’e kiralamasına, burnu sürtsün diye A2 takımına yollamasına bir futbol sever olarak seyirci kalmaktır. TV'de Arsenal’e bakıp ‘'16 yaşındaki saf sübyanları nereden bulup oynatıyorlar’’ diye hayıflanırken Hakan Şükür’den sonra gelmiş geçmiş en iyi pivot santrfor olabilecek adamı 19’unda elden çıkartmaktır.

Batuhan'a tanınan kredi bir noktadan sonra tükenmiş, birliktelik şiddetli geçimsizlik sonrası noktalanmaya yüz tutmuş evliliğe dönüşmüş olabilir. Fakat Batuhan, Serdar Özkan gibi genç oyuncuları kargoya koyan yönetimin sezon ortasında 35 yaş üstü 3 oyuncuyla masaya oturması bile kanaatimce hala transfer işinin kotarılamadığına işaret ediyor. Toraman’ın 3 yıllık imzası tartışma götürmez. Fakat 35’ine merdiven dayamış, eskisi gibi ceza sahası civarında topla buluştuğunda o ince çalımlarıyla adam eksiltip içeri servis yapma özelliği sekteye uğramış, 45 dakikayı zor kaldıran Yusuf’la uzatma gerekçesi nedir? Sol bekte İsmail gibi bir yetenek varken Üzülmez’in ayağına yeni sözleşme götürmek, bu takımın oyuncusu değil dediğim Uğur İnceman’ı bir yılı opsiyonlu 2 yıl daha takımda tutmak niye?

Son 5-6 yılda John Carew dışında hiçbir oyuncusunun satışından kar elde edemeyen, bas bas paraları Tabata’ya çalan yönetim nereye yatırım yapıyor? Geçtiğimiz yaz transfere milyonlar akıtan kulüp iki Ankara maçını çıkarırsak 31 maçta 40 gol atacak kadar kısırlaşmış. Attığı gol başı 300 bin avro’ya denk gelen Nobre’den medet umuyor. Queresma haberleriyle sözüm ona reklam yapıyor. Hem şampiyonlar ligine katılım payını hem de katılamayan Sivas’ın rızkını Tabaya basan zihniyet, Demirören’e veresiye yazdırarak veya Mansimov’un arkasına sığınarak şov uğruna Queresma’yı getirecekse varsın getirmesin… Bu kadar yanlışın içinde inşallah İsmail’ler, Rıdvan’lar, Necipler, Atınç’lar kendi yollarını bulur da yöneticilerin gözündeki at gözlüklerinin çıkmasına vesile olunur.

11 Mayıs 2010 Salı

Play-off'larda Swept Modası

Seri başlamadan evvel Amare'nin McDyess'a karşı çabuk ve atlet kalması dışında bariz bir match-up avantajı yoktu Phoenix'in. Gerisi bol soru işaretiydi. Blazers'a karşı vasat bir ilk tur performansı gösteren Nash toparlayamazsa ne olur? Robin Lopez dönmezse Duncan'ı kim tutar? Parker, Nash'in başını döndürür mü?... ile başlayan bir kara liste vardı önümüzde. Ama Phoenix her maçta bir ekstra yaratarak dört maçta bitirdi işi. Birinci maçta Nash'in 33 sayısı, ikinci maçta içeride rakip uzunlarla (Bonner/Blair) adeta voleybol oynayan Dudley ve Amundson'ın ikinci çeyreğin başında yarattıkları ikinci şans sayılarıyla 11 sayılık farkın erimesi ve üçüncü maçta Dragic'in şovu...

İlk turda savunmada kemerleri sıktığı an Dallas'ın hücum ritmini bozabilen Spurs, Suns'ın temposuna yanıt veremedi. Phoenix 4 maçta 109.5 sayı ortalama tuttururken Dallas'ın 4 maçta 90 ve altında kalması kalite ve tempodan öte Nash/Kidd farkıdır. Dallas her hücumda ''Help us Nowitzki'' diye inlerken Kidd çözümsüzlüğe çare bulmaktan uzaktı. Bugün Nash'i izleyince bir oyun kurucu oyuna nasıl etki eder daha iyi anlıyorum. Alvin Gentry müthiş bir takım kimyası yaratmış. D'Antoni döneminde 7 kişiyle oynayan rotasyon bugün Amundson'u da dahil edersek 10'a kadar uzamış durumda. Kağıt üzerinde pek ihtişamlı durmayan Dudley ve Frye eklemeleriyle daha önce zayıf oldukları bench konusunda şimdi fark yaratıyor olmaları Suns adına ayrı bir ironi.

Play-off'lar başlamadan önce Lakers'a kafa tutabilecek tek takım Denver olur diyordum. George Karl'dan bayrağı geçici olarak devralan Adrian Dantley'i görünce koçluğun ezberlere uyup zamanı gelince x'i çıkar, vakti gelince y'yi oyuna soktan farklı birşey olduğunu anladım. Sevindiğim nokta; Lakers'ın karşısına batı yakasının en formda takımının çıkacak olması...

Lakers, Jazz'ın ateşini erken söndürdü. Üçüncü maçın ilk yarısını Kobe'nin sırtında yürüdüler. İkinci yarı Gasol potaya bakmaya karar verip halkaya Artest ve Fisher'ın müthiş şut performansını ekleyince Kirilenko'nun anlık enerjisi, Korver'ın 20 sayısı yetmedi Utah'a. Takımın en zayıf halkaları Bynum ve Odom'du. Odom son anlarda peş peşe iki hücumdan ürettiği 5 sayılık oyunla günü kurtardı (!) sayılır ama Lakers'ın Phoenix'e karşı savunma sertliğini soft'tan hard'a çekmesi şart. Salt Lake'de dördüncü maçın başlamasına 1 saat kaldı. Kobe artık bu işi uzatmaz diyorum. Bu arada Orlando, Atlanta deplasmanında idman yapıyor. Magic idman yurdu vol 4... Joe Johnson bu performanstan sonra yaza istediği kontratı zor bulur!

10 Mayıs 2010 Pazartesi

San Antonio Gazisi

Bu adam ne zaman Spurs'e karşı oynasa kan çıkıyor! 2007 konferans yarı final 1. maçında Parker'la kafa kafaya çarpıştıktan sonra burnu kanayan (alttaki) Nash'in dün de Duncan'ın istem dışı dirseğiyle kaşı açıldı (üstteki). 4-0'dan sonra bir warrior, the hero ya da gladiator unvanı takarlar herhalde...

resimler: nba.com

8 Mayıs 2010 Cumartesi

Splinter Cell: Conviction (İnceleme)

Sıklıkla ziyaret ettiğim yerli/yabancı tüm oyun forumlarında şu tip postlara rastlamışımdır: FPS (First person shooter) mi yoksa TPS (Third person shooter) mi? Tartışma örselenirse absürdleşip Kenan İmirzalıoğlu mu Kıvanç Tatlıtuğ mu kıvamına gelebilir ama benim yanıtım her zaman TPS'dir. Piyasaya çıkan her 4 FPS'den 3'ünün ABD-Rus savaşını işlemesi, aynı senaryoları ısıtıp ısıtıp önümüze getirmesi bu düşüncemin altında yatan temel etken olmalı. Zira; çoğu TPS tek kişi üzerine kurgulanmış daha orijinal, özgün fikirleri ele alır ve kendi kahramanlarını yaratır. Bir Max Payne'in yeri ayrıdır bende. Isaac Clarke'ın Ishimura'da yaşadığı korkuyu iliklerime kadar hissetmişimdir. Kratos'la Tanrılara meydan okurken kendimden geçmişimdir. Hepsi apayrı hikayelerle konuk oldu evlerimize ve parmaklarımızda birer fenomene dönüştü.

Splinter Cell serisi benim için bir Metal Gear serisi kadar kült değil ama yeni eklemeler içeren Conviction 'özünden saptırılıyor' eleştirilerini kesinlikle hak etmiyor. Öncelikle bu oyun bandrolünde yazdığı gibi stealth action (gizli macera) değil. Chaos Theory yada Double Agent için bu ifadeyi kullanabiliriz ama Conviction da yapımcılar gizlilik büyüsünü korumakla birlikte oyunu saklan-siper al-ateş et hareket üçlemine sokup resmen aksiyona kaydırmışlar, bahsini ettiğim tenkit mevzusu budur. Açık/kapalı alanlarda konuşlandırılmış kutu, duvar, araba vb. gereçlerle siper almanın önemi artırılmış. Düşmana görünmediğimiz yerlerde ekranın kararması olayı yine devam ediyor ama stealth etiketi diğer oyunlarda olduğu kadar dominant görünmüyor Conviction'da... Son yıllarda birçok oyunun özünü terk etmesinin altında hep aksiyon yaratma ihtiyacı var. Resident Evil beşlemesinde ilk 3 oyun horror temasıyla kendi fanlarını yaratırken son 2 oyun salt aksiyona dönmüş ve epey tepki toplamıştı. Conviction'da aksiyona kayışın en büyük ve kanımca en makul sebebi; kızının ölümünün perde arkasını araştıran ve psikolojisi şekilden şekle giren bir babanın yaşadığı trajik olaylar zinciri... Önümüze böyle bir senaryo dayayıp 'al işte yönlendir' diye Sam Fisher'ı bizlere emanet ediyorsan bu kadar aksiyon az bile...

Sam Fisher bir kaza sonucu öldüğünü düşündüğü kızının aslında organize bir kumpasa kurban gittiğini öğreniyor ve ardındaki gizleri öğrenmek için yola koyuluyor. Hikayeyi biraz açmak isterdim ama konuştukça gaza gelen bir bünye olarak ağzımdan spoiler kaçma ihtimali üzerine susmak en iyisi... Sadece şunu söyleyebilirim; olaylar zinciri o kadar farklı gelişiyor ki yaşanan her gelişmeden sonra ters köşeye yatıyorsunuz, düşündüklerinizin sürekli tersi çıkıyor ve bir süre sonra fikir yürütmeyi bırakıyorsunuz.

Kahramanımız Sam'i kim modellediyse eline sağlık. Karşımıza 10 yıl daha yaşlanmış çıkan Sam'in ak düşmüş saçları, kirli sakalı, üstündeki basit sweet'i hatta sol bileğine sarılı bandajına kadar üzerinde ince işçilik var. Seslendirme yine Michael Ironside'a ait. Kızını kaybetmenin verdiği üzüntü, kafasındaki bilinmezliklere bir an evvel yanıt bulma çabası, bazen ne yapacağını kime inanacağını bilememezlik duygusu Sam'i müthiş bir sinir harbi içerisine sokmuş. Conviction'daki yeniliklerden interrogate'in doğuş noktası da burası. Nedir interrogate derseniz türkçe manasından da (sorguya çekmek) anlaşılacağı üzere Sam'in köşeye sıkıştırdığı ve zorlama yöntemlerle bilgisine başvurduğu düşmanlarından yeni bilgi alma yöntemi. Sam önce düşmanını kolundan veya boynundan kavrıyor, sonra sorgu başlıyor. Karşınızdakiler amiyane tabirle ötmemekte diretirse o anda ilgili tuşa basarak düşmana gerçek zamanlı şiddet uygulamaya başlıyorsunuz. Boğazlama, yumruk atma gibi ilkel yöntemlerin yanı sıra çevrenizdeki eşyaları kullanarak kafasını pisuvarlara vurma, masaya çarpma gibi daha sert uygulamalara geçebiliyorsunuz. Sam oyunun her karesinde acayip sinirli, siz siz olun interrogate yaparken fazla gaza gelmeyin.

Oyundaki yeniliklerden bir diğeri de mark and execute özelliği... Özellikle kalabalık gruplara karşı işe yarayan bu yöntemde önce öldürmeye karar verdiğiniz düşmanların üzerine işaret koyuyorsunuz sonra tek tuşla Sam'in kurbanlarını alt etmesini izliyorsunuz.

Düşmanların bizi fark ettiklerinde alarma geçmelerini sağlayan ve son derece saçma bulduğum last known position olayına hiçbir anlam veremedim. Anlattığım gibi; düşman sizi fark ettiğinde bulunduğunuz noktada bir silüetiniz çıkıyor ve ona göre peşinizden koşturuyorlar. Yapımcılar maksat incelik olsun diye mi eklemiş bunu bilmiyorum ama last known position zaten aptallaşan yapay zekayı iyice yerin dibine sokmuş. Zira; silüetiniz belirdiğinde tüm düşmanlar aynı noktaya ilerliyor ve ''Ulan bu adam başka yere kaçmış olabilir. Haydi dağılalım, diğer mekanlara da bakalım'' demek kimsenin aklına gelmiyor.

Oyunda execute çeşitliliği bol miktarda mevcut. Yani silah kullanmak, mark and execute yapmak dışında düşmana arkadan gizlice yaklaşıp silah kullanmadan gırtlaklamak, boruya tırmanırken altınızda kalan düşmanın tepesine atlamak veya pencere kenarındaki düşmanı tutup dışarı fırlatmak gibi türlü ölüm modları söz konusu...

Grafiklere bakarsak; mekan çizimlerinin tatmin edici olduğunu söyleyebilirim. Fakat Sam Fisher'ı bir kenara bırakırsak diğer karakter modellemelerini pek beğenmedim. Kılık kıyafet tamam da özellikle saç ve yüz estetiğinde hiç detay yok. Yüzeysel geçilmiş.

Yapımda Sam Fisher'ın geçmişte yaşadığı olaylar video olarak duvar, asansör vb. cisimlerin üzerinde flash back olarak yansıtılıyor. Yine ifa edeceğimiz görevler de bu cisimlerin üzerine yansıtılıyor ki; bu iki anektod Conviction'a sinematik bir hava katmış. Silah çeşitliliği fena değil. Pistol (Five-seven, P 228, Desert Eagle...), machine pistol (Skorpion...), submachine gun (MP5 N...) ve assault rifle (SC 3000, M468, AK 47..) sınıfında işinizi görecek aletler envanterimizde mevcut. Bomba tiplerinden de frag, flash, stick cam var ve bu materyalleri check-point noktalarında geliştirme imkanına sahibiz. Oyunun co-op ve multiplayer modlarının mevcut olduğunu, PS3'e çıkmayacağını (zira bekleyenler var) belirterek perdeyi kapatalım.

Tamamen PC odaklı yapmış olduğum değerlendirme neticesinde karaktere hayranlığım ve senaryonun gidişatı Splinter Cell: Conviction'ı edinmek için yeterli görülmüş, tarafımdan beğenilmiştir. Orta direk bir sisteme sahipseniz Sam Fisher'la mutlaka yüz yüze gelin.

Mclaren

7 Mayıs 2010 Cuma

Totti de Özür Dilermiş!

34 yaşına gelmiş, milli takım görmüş Totti ''Lazio kümeye'' işareti yaparken aynı Lazio'nun 2 hafta sonra şampiyonluk yolundaki rakipleri Inter'e çelme takmasını bekleyecekti değil mi? O gün kendi elleriyle Lazio'nun kaderini çizmeye çalışan adam, karşısına aldığı tribünlerin Lazio-Inter maçında intikam için Inter'in 12. adamı olacağını tahmin edemedi. Hesap kesildi, 0-2 kazanan Mourinho'nun talebelerine yollarına devam ediyor.

Aynı Totti İtalya kupası finalinde bu sefer Balotelli'yi arkadan biçerek kırmızı kart gördü. Bu insanlık dışı hareketinden sonra gitti, özür diledi ama kime fayda? Yaptıklarının hem takımı hem de kendi prestiji için yarattığı yıkımın faturası büyük ve bu fatura önümüzdeki günlerde daha fazla kabaracak gibi.

6 Mayıs 2010 Perşembe

Kratos'un Geçmişine Gideceğiz

Dün duyurusu yapılan God of War: Ghost of Sparta'nın ilk ekran görüntülerine bakıyordum. Yüzde 25 daha iyi oynanabilirlik, geliştirilmiş silah sistemleri ve yüksek çözünürlüklü mekan çizimleri vaat eden oyun sadece PSP'ye çıkacakmış. Konsollar arasında satışı gün geçtikçe ivmelenen PSP için bundan daha sağlam bir promosyon olamazdı herhalde!

Ghost of Sparta'da zamanı geriye sarıp Kratos'un yaşadığı kabuslar, aile içi bilinmezlikleri masaya yatırılacak. Yani oyun daha çok Kratos'un geçmişini aydınlatma, saklı kalmış gizleri ortaya çıkarma misyonunu üstlenmekte. Ayrıca Chains of Olympus'tan sonra PSP için özel hazırlanmış 2. God of War oyunu olma özelliğini taşımakta... PSP'im olmadığından sadece ekran görüntülerine bakmakla yetiniyor ve ilgili konsolu olan arkadaşlara hayırlı olsun diyorum.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Where ''Bizim İçin Yine Off - Season'' Happens

Son iki yılı ligin tepesinde bitirseler de Cleveland'ın şampiyon olacağına bir türlü inanmıyorum. Bir yığın soru var kafamda. Shaq beklenen katkıyı yapar mı? Jamison gerçekten söylendiği gibi toparladı mı? Mo Williams su koyuverir mi? LeBron yine yalnız kalır mı? vesaire, vesaire... Lakers'ı kolu kanadı kırık izlerken bile ''Yok canım, ne yapıp edip toparlarlar, alırlar kupayı'' diyebiliyorum ama Cavs o güveni vermiyor. LeBron'u takımda tutmak için yakın zamanda Mo Williams'ın yüklü kontratının altına yatma ve Shaq'a son senesinde kucak açma operasyonları yapıldı. Yine olmazsa LeBron yaza bavullarını toplayabilir, hem de bu sefer tatil için değil! Ücret tavanında iki süperstarlık yer açan New York'u mutlaka gözden geçirir. Ya da kankası Jay Z'yle New Jersey'de takılıp oradan da Brooklyn'e uçarlar, kim bilir?

Batı birinciliğini erken garantileyip son haftalarda siesta'ya yatan Lakers'ın ilk turda süpürge adayı bir takım yerine Oklahoma gibi genç, diri, kendilerini hırpalayacak bir takımla eşleşmeleri play-off'a uyanık ve tetikte girmelerini sağladı. Sezon boyunca süregelen o rehavet kasvetinden hala kurtulamadılar ama diğer koridorda Suns-Blazers-Mavs-Spurs birbirini parçalarken onlar daha kestirme yoldan finale doğru yürüyorlar. Utah'ı Memo ve Kirilenko'suz yakalamak harbiden kelimeleri kifayetsiz bırakıyor. Bu ne biçim baldır? Bir de sabaha 2-0 yapıyorlar mı? ...

Suns-Spurs maçını izledim dün sabah. Seri öncesi kağıt üzerinde Phoenix'i favori görüyor ve Blazers serisinde eleştirilen Nash'in performansının belirleyici olacağını düşünüyordum. Sabahki Nash'i izledikten sonra Suns 2007'nin intikamını almazsa sadece yazık olur diyorum.

İleriki günlerde yazmayı planladığım Dallas analizinden önce takıma ufaktan dokundurmak istememin sanırım bir mahsuru yok. NBA tarihinde peş peşe 10 sezon 50 galibiyet barajını aşan 4 takımdan biri olup, aynı zamanda bu dörtlü arasında şampiyon olamamış tek takım olmak Dallas'ın hala bir play-off takımı olamadığının en bariz göstergesidir. Jason Terry ve Matrix beklendiği gibi baskı altında ezildi. Seri boyunca bu ikiliye giydirirken arada kaynayan Jason Kidd de takım hücumda kilitlenirken kılını kıpırdatmadı. Ahali onu yüzde 42'yle üçlük atıyor diye yere göğe sığdıramazken herif Spurs maçlarında neredeyse potaya bakmadı. Nowitzki'ye 6. maçın ilk yarısındaki absürd faullerinden dolayı bayağı söylendik yalnız birini suçlayacaksak Nowitzki kuyruğun en sonundaki kişi olacaktır, muhakkak.

Bence sene başındaki en büyük yanılgı Shawn Marion'la Dallas'ın ciddi bir şampiyonluk adayına dönüşeceğine inanmak hatta Butler takasıyla bu teoremi genişletmekti. Son 5-6 yılına bakıyorum bu takımın. Avery Johnson döneminde vasat 1-2 guard/kısa forvet takviyesiyle geçirirlerdi koca bir yazı. Greg Buckner, Eddie Jones, Devean George gibi işi bitik kısaları kadroya sokup kısa rotasyonunu balon gibi şişirdiler. Bu yüzden Avery Johnson'ın arka alanda sürekli farklı kısaları tercih etmesine, line-up'ı oyuncak etmesine içerlediğimi iyi hatırlıyorum. Takımın sahaya çıkacağı 5'i bile kestiremezdik! Ne zamanki Miami ve Warriors felaketinden sonra takım düşüşe geçti, 3 yıldızlı Boston ve yolda Gasol bulan Lakers eski günlerine dönüş sinyali verdi işte o zaman radikal hamleler yapma ihtiyacı hissetti Teksasın atlıları. Kısa vadeli başarı uğruna o sıralar şiddetli migren ağrılar çeken (!) Jason Kidd'e yöneldiler. Takastan zarar mı ettiler derseniz ben Harris, Nets'de all-star seviyesine çıkmış olabilir ama Dallas'ta kalsaydı maç başına 20-22 dakika oynayıp 12-13 sayı ortalama yapan klasik bir görev adamından öteye gidemezdi düşüncemi tekrarlarım. Bu sezon da yine bir Şubat soğuğunda Josh Howard'ı başkente yollayıp bir diğer all-star eskisi Butler'ı renklerine kattılar. Butler, Josh Howard'dan devraldığı yardımcı erkek oyuncu rolünü bir şekilde kotardı ama takım malesef sorunu hep başka yerlerde aradı. Şunu kabul ediyorum: Jason Kidd ile Caron Butler elbette ki Dallas'ı bir Lakers bir Cavaliers yapmaz. Ama 6 yıldır maçlara ilk beş çıkan pivotu Eric Dampier olan takım da kimse kusura bakmasın şampiyonluğa falan oynayamaz.

Bu yaz Dampier'ın kıçına tekmeyi vurup adam gibi bir pivot almaya ve Nowizki'yi ellerinde tutmaya baksınlar. Nowitzki oyuncu opsiyonunu kullanmadı. Patlar mı oradan da bir sürpriz?

resim: espn

4 Mayıs 2010 Salı

Var Mı Prense Kafa Tutacak?

Bu yıl çıkışını beklediğim oyunları sıralayacak olsam Prince of Persia'yı rahatlıkla ilk üçe koyardım. Son iki oyunda özünden kopup ağızlarda buruk bir tat bıraksa da Forgotten Sands'le müthiş bir come back yapacakları kesin. Bugün yayınlanan yeni trailer'da oyundaki combat hareketleri tanıtılmış, acayip etkilendim. Özellikle finaldeki storm hareketi 10 numara olmuş. Daha fazla düşman, daha etkileyici dövüş kombinasyonu... Sevdim bu işi.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Kobe Böyle İstedi

Lakers'ın ilk yarı %61'le atıp maç sonunda kurtar bizi Kobe'ye dönmesinin iki izahı olabilir. Yaptıkları savunmanın alışık olduğumuz play-off standartlarında biraz soft kaçması ve ikinci yarı sürekli 3. viteste oynamaları... Fesenko ve Koufos'un iki odundan öteye gidemeyeceğini biliyorduk. Milsapp'in undersized kalışı ve Boozer'ın kendisinden size'lı uzunlara karşı zorlanması eklenince Lakers içeride ezer tezi doğrulandı. Boyalı alana gömülüp kısalarla sürekli yardım getirerek bu zaafı tolere etmeye çalıştılar fakat Gasol her maç 25-12 yapacaksa bu seri zor döner, söyleyim. Boozer topu Gasol'ün üzerinden geçirmek için sürekli fade away attı, çok zor şutları sayıya çevirdi ama post sonrası içeri dalışlarında sürekli yardım savunmasına tosladı, 4 top kaybetti. Milsapp de sadece Gasol'ün oyunda olmadığı 4. çeyreğin ilk diliminde efektifti.

Memo ve Kirilenko'yu sakat, Fesenko'yu da sevimli hayalet Casper kontenjanına sokarsak Jazz dün gece 8 kişilik rotasyonla mücadele etti ve kağıt üzerinde üstün göründüğü bench katkılarında beklenen farkı yaratamadı. Deron Williams, Phil Jackson'ın ilk maçtaki tüm defans teorilerini çöpe atarken Artest hamlesi şimdilik pek işe yaramış görünmüyor.

Lakers, Kobe ve Gasol'süz başladığı 4. çeyreğin ilk 6 dakikasında hiçbir şey üretemedi ki; buna normal sezonda bol bol şahit olmuştuk. Odom'un çemberin ön yüzüne zor çarpan üçlükleri (0/3), Shannon Brown'ın el üstünden attığı zorlama şutlar ve rakip defansın hışmına uğrayan Bynum'ın bire birleri boş geçmesiyle Utah'ı oyuna soktular. Bu geri dönüş esnasında Deron Williams ve Boozer'ın da kenarda oturduğunu hatırlatalım.

Gasol ve Kobe girdikten sonra Lakers ipleri yeniden ele aldı. Fark dörtken ( Utah lehine) Gasol'ün hücum ribaundunu çekip basket faulle sonuçlandırdığı pozisyon belki de dün gece galibi değiştirdi. Sonrası Kobe ile Late Night Show... Wesley Matthews iyi savundu Kobe'yi ama %62'yle 31 sayıda tutacak kadar (!) Topun el yaktığı dakikalarda maç sonu oynamanın önemi bir kez daha ortaya çıkarken Utah da ne olursa olsun buradan bir maç koparabileceğinin sinyalini vermiş oldu.

Ezeli Rekabet + Düşmanlık = Yarenlik Mi?

Hafta arası Liverpool'un Manchester'ı şampiyon yapmamak için Anfield Road'da Chelsea'ye çalışacağı konuşuluyordu. Liverpool başkanı Martin Broughton'ın ''55 yıllık Chelsea taraftarıyım'' açıklaması, üstteki fotodo gördüğünüz üzere tribünlerden Rooney ve Ferguson aleyhine açılan müstehcen pankart ve Gerrard'ın uzak mesafeden Reina'ya yuvarladığı geri pasın Drogba'nın dokunuşuyla gole dönüşmesi bizim ülkemizde ne yankı uyandırırdı çok merak ediyorum.

Gece saatlerinde oynanan Lazio-İnter maçında da ev sahibi tribünler İnter'in 12. adamı gibiydi. Söz konusu ''Lazio kümeye'' diyen Totti ve ezeli rakipleri Roma olunca renkler geçici de olsa değişebiliyormuş. Hem de takımınızın her atağa kalkışına tepki gösterecek ve rakip takımın golünü ayakta alkışlayacak kadar...

Liverpool elbet işin gırgırı. Hicks-Gillet ikilisi takımı satılığa çıkarmış, yatırımlar bıçak gibi kesilecek, belki Benitez gidecek belki Torres'i tutamayabilirler vs. Hileyi hurdayı düşünecek vakitleri bile yok. Ama Lazio taraftarına helal olsun. İki hafta evvel maruz kaldıkları gayri etik davranımı cezalandırmak adına bu akşam İnter sempatizanlığı yaparak belki de Roma'ya en büyük cezayı verdiler. Kendi takımlarını karşılarına almak pahasına ve kesinlikle haklı olarak...